BOLŞEVİK VAHŞETİN TARİHİ
JOSEPHIN STALIN: 40 MİLYON İNSANIN
KATİLİ
|
20. yüzyıl insanlık tarihinin en kanlı dönemidir. Bu
yüzyılda dünya savaşı, soykırım, toplama kampı, kimyasal
silahlar, nükleer silahlar, bombardıman, gerilla savaşı,
terör eylemleri gibi, daha önceki yüzyıllarda duyulmamış
ve görülmemiş vahşet yöntemleri ortaya çıkmıştır. Bu
yüzyılda saydığımız yöntemlerle öldürülen insanların
sayısı, yüz milyonlarla ifade edilmektedir.
20. yüzyılın bu kadar kanlı
olmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi, gelişen
teknolojinin eski devirlerdeki silahlara göre çok daha
öldürücü silahların yapımına izin vermesidir. İkinci
neden ise —ki asıl önemli olan budur— bu silahların
kullanılmasına, hem de korkunç bir acımasızlıkla
kullanılmasına neden olan ideolojilerdir. Temelleri 19.
yüzyılda atılan çeşitli "izm"lerin kanlı hasadı 20.
yüzyılda olmuştur.
Komünizm, bu "izm"lerin en kanlısı, en acımasızı ve
en geniş çaplısıdır. 20. yüzyılda komünist rejimler veya
örgütler tarafından öldürülen insan sayısı yaklaşık 120
milyondur. 120 milyon insan, sırf bu ideoloji uğruna
idam edilmiş, toplama kamplarında ölesiye çalıştırılarak
katledilmiş, "sürgün" adı altında evlerinden toplanıp
Sibirya steplerinde yok edilmiş, kasten oluşturulan
kıtlıklarla açlıktan öldürülmüş, en korkunç
hapishanelerde en korkunç işkencelere uğratılmış, beyni
yıkanmış komünist militanlar tarafından kurşuna
dizilmiş, boğulmuş, boğazlanmış, parçalanmıştır.
1917'de Rusya'da gerçekleşen kanlı Bolşevik Devrimi
ile başlayan vahşet, önce yeni kurulan Sovyetler
Birliği'nin geneline, ardından Doğu Avrupa'ya, Çin'e,
Kore'ye, Vietnam'a, Kamboçya'ya, Latin Amerika
ülkelerine, Küba'ya ve Afrika'ya yayılmıştır.
Şimdi bu kızıl vahşetin tarihini inceleyelim.
LENIN'İN KANLI DEVRİMİ
Karl Marx, bir siyasi partinin veya hareketin lideri
değildi. Sadece bir teorisyendi. İnsanlık tarihini
diyalektik materyalizme göre kurallara oturtmaya
uğraşmış, buna göre geçmişe yorumlar getirmiş ve gelecek
hakkında kehanetlerde bulunmuştu. Marx'ın en büyük
kehaneti ise devrimdi. Kapitalist düzenin ayaklanan
işçiler tarafından yıkılacağını ve bu devrimle birlikte
"sınıfsız toplum" doğacağını vaat etmişti.
Marx 1883 yılında öldü. Aradan yıllar, hatta on
yıllar geçmesine rağmen, Marx'ın haber verdiği devrim
bir türlü gerçekleşmedi. Avrupalı kapitalist ülkelerde,
devrim gerçekleşmesi bir yana, işçilerin çalışma ve
hayat koşullarında kısmen de olsa iyileşme yaşandı ve
işçi-burjuvazi gerilimi azaldı. Devrim gerçekleşmiyordu
ve gerçekleşeceği de yoktu.
Marx'ın ölümünün ardından, onun
bıraktığı ideoloji Lenin tarafından yorumlandı.
Lenin, bir yandan Marx'ın açıklarını ve
çelişkilerini kapatmaya çalışırken, bir yandan da
komünizmi silah zoruyla iktidara getirmenin
formüllerini geliştirdi. Üstte, 1897'de St.
Petersburg'da çekilen resimde Lenin (üstte) ve
diğer komünist militanlar. Aşağıda ise Marx'ın Das
Kapital'inin Rusça baskısı
|
Bu ortam içinde, Marx'ın ölümünden yaklaşık 20 yıl
sonra, bir başka önemli isim Rusya'da ortaya çıktı.
Marxistler'in kurduğu Rus Sosyal Demokrat Partisi içinde
giderek yükselen Vladimir İlyiç Lenin, Marxizm'e yeni
bir yorum getirdi. Lenin'e göre, devrimin kendi kendine
olması mümkün değildi, çünkü Avrupalı işçiler burjuvazi
tarafından kendilerine sağlanan imkanlar tarafından
oluşturulmuştu, diğer ülkelerde ise zaten kayda değer
bir işçi sınıfı yoktu. Lenin bu duruma militan bir çözüm
önerdi: Devrim, Marx'ın öngördüğü gibi işçiler
tarafından değil, işçiler (yani Marxist literatüre göre
"proleterya") adına hareket eden, profesyonel
devrimcilerden oluşan, askeri bir disipline sahip
"Komünist Parti" tarafından gerçekleştirilecekti.
Komünist Parti, silahlı mücadele ve propaganda
yöntemlerini kullanarak devrim gerçekleştirecek,
iktidarı ele geçirdiği andan itibaren Lenin'in
"proleterya diktatörlüğü" adını verdiği otoriter bir
rejim kurulacak, rejim muhaliflerini tasfiye edecek,
özel mülkiyeti ortadan kaldıracak ve toplumun komünist
düzene doğru ilerlemesini sağlayacaktı.
Lenin'in ortaya attığı bu teoriyle birlikte komünizm,
eli silahlı terör gruplarının ideolojisi haline gelmiş
oluyordu. Lenin'den sonra da dünyanın dört bir yanında
kendilerini kan dökerek devrim yapmaya adamış yüzlerce
"komünist parti" veya "işçi partisi" ortaya çıktı.
Kasım
1917'de St. Petersburg'da silahlarıyla poz veren
Bolşevik devrimciler
|
Peki komünist parti devrim için hangi yöntemleri
izlemeliydi? Lenin bu soruyu hem yazılarıyla hem de
eylemleriyle cevapladı: Komünist parti olabildiğince çok
kan dökecekti...
Lenin, henüz 1906 yılında, yani
Bolşevik Devrimi'nden 11 yıl önce, Proletari dergisinde
şöyle yazıyordu:
Bizim ilgilenmekte olduğumuz olgu, silahlı
mücadeledir; bu mücadele, bireyler ve küçük gruplar
tarafından yürütülmektedir. Bir kesimi devrimci
örgütlere ait iken, öteki kesimler (Rusya'nın belirli
kesimlerinde çoğunluğu) herhangi bir devrimci örgüte
bağlı değildirler. Silahlı mücadele, birbirlerinden
kesinkes olarak ayrılması gereken, farklı iki amaca
yöneliktir; önce, bu mücadele kişilere, liderlere ve
ordu ve polisteki görevlilere suikast yapmayı amaçlar,
ikinci olarak, hem hükümete ait, hem de özel kişilere
ait para kaynaklarına elkoyar. El konulan paralar kısmen
parti kasasına, kısmen özel silahlanma amacına ve
ayaklanma hazırlığına, ve kısmen de tanımlamakta
olduğumuz mücadeleye katılan kişilerin geçimine gider.
Büyük el koymalar (Kafkasya'daki 200.000 rublelik,
Moskova'daki 875.000 rublelik gibi olanlar) gerçekten de
öncelikle devrimci partilere gitmiştir -küçük elkoymalar
çoğunlukla, bazen de tümüyle "el koyucuların" geçimine
gider.14
Lenin'in de yönetiminde bulunduğu Rus Sosyal
Demokrat Partisi içinde, 1900'lü yılların başında önemli
bir fikir ayrılığı yaşandı. Lenin'in önderliğindeki
grup, şiddet yoluyla devrim yapmayı savunurken, diğer
bir grup daha demokratik yöntemlerle Marxizm'i Rusya'ya
getirmeyi savunuyordu. Leninistler, gerçekte sayıları az
olmasına rağmen, çeşitli baskı yöntemleriyle "çoğunluk"
haline geldiler ve Rusça "çoğunluk" anlamına gelen
"Bolşevik" sözüyle anılmaya başladılar. Diğer grup ise
"azınlık" anlamına gelen "Menşevik" sözüyle
adlandırıldı.
Bolşevikler, Lenin'in üstteki alıntısında tarif
edilen şekilde örgütlenmeye başladılar: suikastler,
hükümete ait paralara el konması, resmi kurumların
soyulması vs. Çoğu sürgünde geçen yıllar sonucunda,
Bolşeviklerin planladıkları devrim 1917 yılında
gerçekleşti. Bu yıl iki ayrı devrim yaşandı. Şubat
ayında gerçekleşen ilk devrimde, Rus Çarı II. Nicholas
tahtından indirildi, ailesiyle birlikte hapsedildi ve
demokratik bir hükümet kuruldu. Ancak Bolşevikler
demokrasi değil, "proleterya diktatörlüğü" kurmaya
kararlıydılar. Ekim 1917'de bekledikleri devrim
gerçekleşti ve Lenin ile en büyük yardımcısı Leon
Trotsky'nin (Troçki) önderliğindeki komünist militanlar
önce hükümet merkezinin bulunduğu Petrograd'ı, ardından
Moskova'yı ele geçirdiler. Her iki şehirdeki
çatışmaların sonucunda dünyanın ilk komünist rejimi
kurulmuş oluyordu.
KOMÜNİZMİN CAHİL MİLİTANLARI
Bolşevikler,
cahil halk kitlelerine basit sloganlarla
seslendiler ve yoğun bir propaganda ile pek çok
kişiyi kısa sürede saflarına kattılar. Eğitimsiz
ve yoksul insanlar, kendilerine ekmek ve huzur
vaat eden komünistlerin yalanlarına kolayca
inanabiliyorlardı. Darwinizm'in körüklediği
dinsizlik ise, komünist propagandayı
pekiştiriyordu. Resimde, söz konusu propaganda
sonucunda bir kaç gün içinde komünist olup çıkmış
bir grup Rus işçi ve köylüsü yer alıyor.
|
Ekim Devrimi'nin ardından Rusya büyük bir iç savaşa
sahne oldu. Çar yanlısı generallerin topladığı "Beyaz
Ordu" ile, Trotsky'nin önderliğindeki Kızılordu arasında
geçen savaş tam 3 yıl sürdü. Temmuz 1918'de Bolşevik
militanlar tarafından, Lenin'in emri üzerine, Çar II.
Nicholas ve tüm ailesi (üç çocuğu ile birlikte) kurşuna
dizilerek idam edildi. İç savaş boyunca Bolşevikler,
rejim muhaliflerine karşı en kanlı cinayet, katliam ve
işkenceleri uygulamaktan çekinmedi.
Gerek Kızılordu birlikleri, gerekse Lenin'in
kurdurttuğu "Çeka" adlı gizli polis örgütü, devrime
karşı gördükleri bütün toplum kesimlerine karşı büyük
bir terör uyguladılar. Dünya çapındaki komünist terörü
anlatan Komünizmin Kara Kitabı adlı eserde, Bolşevik
terörü şöyle anlatılır:
Kanlı
Bolşevik devriminin askeri lideri, Leon Trotsky
idi. Lenin'den sonraki ikinci adam durumunda olan
Trotsky, başında olduğu Kızılordu ile tüm Rusya'yı
kana boğan bir iç savaş yürüttü.
|
Bolşevikler, mutlak iktidarlarına
yönelen edilgen de olsa her türlü muhalefeti veya
direnişi; sadece siyasi muhalif gruplardan
kaynaklanmayıp, soylular, burjuvalar, aydınlar, din
adamları gibi toplumsal ve subaylar, jandarmalar gibi
mesleki gruplardan da gelse, gerek hukuki gerekse fiziki
olarak ortadan kaldırmaya karar verdi ve bazen işi
soykırım boyutlarına vardıracak kadar ileri götürdü.
Daha 1920'de yürütülen "Kazaklardan arındırma"
kampanyası önemli ölçüde soykırım tanımının kapsamına
girmektedir: yeri yurdu tamamen belli bir topluluk olan
Kazaklar, tüm erkeklerin kurşuna dizilmesi, kadın, çocuk
ve yaşlıların sürgün edilmesi, köylerin yerle bir
edilmesi ya da Kazak olmayanlara devredilmesi sonucu bir
grup olarak varlığını sürdüremez duruma getirildi.
Lenin, Kazakları Fransız Devrimi dönemindeki Vendee'yle
bir tutuyor ve onlara modern komünizmin "mucidi"
Gracchus Bubeuf'ün daha 1795'te populicide (soykırım)
olarak tanımladığı yöntemi uygulamak istiyordu.15
Bolşevikler, girdikleri her şehirde kendi
ideolojilerine ılımlı bakmayan kesimleri katliamdan
geçiriyor, halka korku salmak amacıyla abartılı
vahşetler gerçekleştiriyorlardı. Aynı kaynakta, Kırım'da
gerçekleştirilen Bolşevik vahşetleri şöyle anlatılıyor:
Benzer şiddet uygulamaları Bolşevikler tarafından
işgal edilen Sivastopol, Yalta, Aluşta, Simferopol gibi
Kırım illerinde de gerçekleştirildi. Aynı uygulamalara
Nisan-Mayıs 1918'den itibaren isyan komisyonunun
hazırladığı dosyalarda "elleri kopmuş, omzu parçalanmış,
kafası dağılmış, çenesi kırılmış, cinsel organları
koparılmış cesetler" de yer almaktaydı... 16
S.P. Melgunov da, La Terreur rouge en Russie,
1918-1924 (Rusya'da Kızıl Terör, 1918-1924) isimli
eserinde, Sivastopol şehrinin "hayatta kalanların
tanıklıklarını bastırma harekatı" neticesinde bir
"asılanlar şehri"ne dönüştüğünü ifade ediliyordu:
Nahimovski Caddesi, sokakta tutuklanan subayların,
erlerin, sivillerin asılmış cesetleriyle doluydu. Şehir
ölüydü, halk mahzen ve ambarlarda gizleniyordu. Tüm çit
kazıkları, tüm ev duvarları, telgraf direkleri, mağaza
vitrinleri 'Hainlere Ölüm' yazılı afişlerle kaplıydı.
İnsanları ibret olsun diye sokakta asıyorlardı.
Bolşevikler, yok etmek istedikleri herkesi, belirli
kategoriler altında damgalıyorlardı. Örneğin
"burjuvalar", veya Bolşeviklerden farklı bir sosyalizm
anlayışını savunan "Menşevikler", kurulan yeni rejimin
önde gelen düşmanlarıydı. Sayısı en geniş ve en çok
hedef alınan kategori ise, "kulak" kategorisiydi.
Kulaklar, Rusça'da zengin toprak sahiplerine verilen
isimdi. Lenin, devrim ve iç savaş boyunca, kulaklara
karşı acımasız bir terör uygulanmasına dair yüzlerce
emir yağdırdı. Örneğin, Penza Sovyeti Yürütme
Komitesi'ne yolladığı bir telgrafta şöyle yazıyordu:
Yoldaşlar! Beş kazanızda cereyan eden
kulak ayaklanması acımasızca ezilmelidir. Devrimin
çıkarları bunu gerektiriyor, çünkü artık her yerde
kulaklarla bir "ölüm kalım mücadelesi" başlamıştır. Bir
örnek oluşturmak gereklidir. Daha az sayıda olmamak
üzere; 100 kulak, para babası, kan içicinin asılması
(insanların görebileceği bir şekilde asılması diyorum),
isimlerinin açıklanması, bütün tahıllarına el konması...
Bunu insanların yüzlerce fersah öteden görüp,
titreyecekleri, anlayacakları... şekilde yapınız. Bu
talimatları aldığınızı ve yerine getirdiğinizi bildirmek
için telgraf çekiniz. Selamlar. Lenin.17
Trotsky'nin etkisiyle Petrograd
kentinde Çar karşıtı ayaklanmayı destekleyen Rus
askerleri, 1917
|
Lenin'in talimatları Bolşevik militanlar
tarafından büyük bir zevkle yerine getiriliyordu. Hatta
militanlar, özel vahşet stilleri geliştirmişlerdi. Ünlü
Rus yazarı Maxim Gorki, şahit olduğu bazı yöntemleri
şöyle anlatıyordu:
Tambov'da komünistler, tutsaklarını sol el
ve sol ayaklarından toprağın bir metre yukarısında
ağaçlara demiryolu çivileri ile mıhlıyorlardı ve bu
insanların acı çekmesini bilerek izliyorlardı. Bir
esirin midesini açıp küçük bağırsağını alıyorlar ve bir
ağaca çiviliyorlardı ve bağırsağın çözülmesini
izliyorlardı. Yakaladıkları görevlileri soyup
omuzlarından itibaren derilerini yüzüyorlardı.18
Bolşevikler, komünizmi benimsemek
istemeyen herkesi tasfiye etmeye giriştiler. Lenin'in
üstteki emrine benzer daha pek çok emir ve uygulama
sonucunda, on binlerce insan hiçbir yargılama olmaksızın
kurşuna dizildi. Pek çok rejim muhalifi de "Gulag" adı
verilen ve tutukluların çok ağır şartlarda ölesiye
çalıştırıldıkları toplama kamplarına gönderildi. Çoğu bu
kamplardan sağ kurtulamayacaktı. Sonuçta, 1918-1922
yılları arasında Bolşevik rejime karşı ayaklanan yüz
binlerce işçi ve köylü katledildi.
Tarihçi Richard Pipes, gizli Sovyet arşivlerine
dayanarak yazdığı The Unknown Lenin (Bilinmeyen Lenin)
adlı kitabında, Lenin'in Bolşeviklere verdiği sayısız
cinayet, katliam, işkence emirlerini ortaya çıkarmakta
ve sonuçta şu yorumu yapmaktadır: Mevcut delillerle
Lenin'in idealist değil, ancak gerçek ya da hayali olsun
sorunları çözmenin en iyi yolunun, onlara sebep olan
insanları öldürmek olduğuna inanan bir toplu katliamcı
olduğunu reddetmek imkansız hale gelmektedir. 20.
yüzyılda on milyonlarca hayatın yok olmasına politik ve
sosyal imha uygulamasını ilk olarak meydana
getiren/başlatan kendisidir.19
PAVLOV'UN KÖPEKLERİ VE LENIN'İN
"İNSANIN EVRİMİ" PLANLARI
Buraya kadar Lenin örneğinde gördüğümüz ve ilerleyen
sayfalarda çok daha feci örneklerini inceleyeceğimiz
komünist vahşet uygulamalarının sebebini iyi anlamak
gerekir. Lenin'i ve sonradan inceleyeceğimiz Stalin,
Mao, Pol Pot gibi komünist liderlerin her birini gözü
dönmüş birer katil haline getiren sebep nedir?
Bu sebep, inandıkları materyalist felsefe ve bu
felsefenin insana bakışıdır. Başta da belirttiğimiz
gibi, komünizm, aslında materyalist felsefenin tarihe
uyarlanmasından ibarettir. Ve materyalist felsefenin
doğaya uyarlanmasıyla, yani Darwin'in evrim teorisiyle
tam bir uyum içindedir. Bu sapkın düşüncelerin bazı
temel yapıtaşları ise şöyle özetlenebilir:
1. İnsan, sadece maddeden ibaret olan, ruhu
bulunmayan bir varlıktır.
2. İnsan, gelişmiş bir hayvan türüdür. Diğer
hayvanlardan tek farkı, içinde bulunduğu şartların onu
biraz "ehlilleştirmiş" olmasıdır. Özde, insanla hayvan
arasında bir fark yoktur.
3. Gerek doğada gerekse insan toplumlarında
değişmeyen tek kural "çatışma"dır. Çatışma, birbiriyle
çakışan menfaatler nedeniyle olur. Çatışma sonucunda bir
tarafın kaybetmesi, acı çekmesi, ölmesi son derece doğal
ve hatta gereklidir.
4. Dolayısıyla, bir gelişmenin gerçekleşmesi, örneğin
komünistlere göre "komünist devrim"in yaşanması için,
çok sayıda insanın ölmesi, acı çekmesi, işkence görmesi
kaçınılmazdır ve hatta gereklidir.
Komünizmin –ve materyalizmi benimsemiş tüm
ideolojilerin- yukarıda saydığımız maddeleri meşru
göstermek için başvurdukları yöntem toplumlardaki Allah
inancını ortadan kaldırmaktır. Aslında materyalizmin
amacı da Allah inancını, dini ve
ahlaki değerleri toplumlardan uzaklaştırmak, böylece
kendilerini "ruhsuz hayvan toplulukları" olarak
algılayan kitleler meydana getirmektir. Bu yolla söz
konusu kitleleri kolaylıkla yönlendirebileceklerini,
kendi iktidarlarını koruyabileceklerini, istedikleri her
türlü ahlaksızlığa ve zulme meşru zemin
hazırlayabileceklerini düşünürler.
ŞARTLI REFLEKS
TELKİNLERİ
Lenin
ve Trotsky, insanların da hayvanlar gibi şarflı
refleks yöntemleriyle eğitilebileceğini
düşünüyorlardı. Sovyetler Birliği'ndeki Komünist
Parti örgütlenmesi, bu mantığa göre
şekillendirildi. Resimde, Trotsky Kızıl Meydan'da
kendisini dinleyen kitlelere propaganda konuşması
yapıyor. 1918.
|
İşte insana bu şekilde bakan komünist ideolojinin en
büyük icraatı, insanları olabildiğince
"hayvanlaştırmak", vahşi hayvanlar gibi zincirlere
vurmak, acı ve korku yoluyla kendince "terbiye etmek" ve
gerektiğinde boğazlamak olmuştur.
Lenin'e baktığımızda, insanları bir hayvan türü
olarak kabul eden söz konusu materyalist-Darwinist
felsefeyi çok açık olarak görürüz. Öyleki Lenin,
hayvanlar üzerinde gerçekleştirdiği şartlı refleks
deneyleriyle ünlenen Rus bilim adamı Pavlov'la özel
olarak görüşmüş ve Pavlov'un yöntemlerini Rus toplumu
üzerinde uygulamak için girişimde bulunmuştur. Tarihçi
Orlando Figes, A People's Tragedy, A History Of The
Russian Revolution (Bir Halkın Trajedisi: Rus Devriminin
Tarihi) adlı kitabında, Lenin'in Rus halkını bir havyan
terbiyecisi gibi eğitme amacını ve bunun Darwinist
kökenini şöyle anlatır:
Ekim 1919'da söylentiye göre Lenin büyük fizyolojist
I. P. Pavlov'un laboratuvarına, onun şartlı refleks
çalışmaları vasıtasıyla insan beyninin Bolşeviklerin
insan davranışını kontrol etmede yardımcı olup
olamayacağını öğrenmek için gizli bir ziyarette bulundu.
"Rus kitlelerinin komünizm çizgisini düşünmelerini ve
buna göre davranmalarını istiyorum" diye açıkladı
Lenin... Pavlov hayretler içinde kalmıştı. Lenin ondan
köpekler için yaptığı şeyi insanlar için yapmasını
istiyordu. "Rus kitlelerini bir standart haline getirmek
istediğinizi mi söylüyorsunuz? Hepsinin aynı şekilde
davranmasını sağlamak mı istiyorsunuz?" diye sordu...
"Aynen" diye cevap verdi Lenin. "İnsanlar doğru olmalı.
İnsanlar biz nasıl istersek o şekle getirilmelidir"...
Komünist sistemin nihai amacı insan tabiatının
değişimiydi. Bu, diğer totaliter rejimler tarafından da
paylaşılan bir amaçtı... Nazi Almanyası'nda 1920'de
öjenik hareketin öncülerinden birinin söylediği gibi
"Neredeyse insanlık kavramında bir değişime şahit
olduk.... Savaşın korkunç öjeniği sayesinde daha
öncekine göre farklı bir birey olmaya zorlandık"...
Aydınlanmış kitleler vasıtasıyla yeni bir insanlık
türü yaratma fikri 19. yy Rus aydınlarının -ki
Bolşevikler onlardan çıkmıştır- her zaman kurtarıcı
misyonu olmuştur. Marxist felsefe de aynı şekilde insan
tabiatının tarihi bir gelişimin sonucu olduğunu ve bu
nedenle de yenilenebileceğini öğretir. Lenin'in gençlik
çağlarında Rus aydınları arasında neredeyse dini bir
kutsallığa sahip olan Darwin ve Huxley'in bilimsel
materyalizmi, insanın içinde yaşadığı dünyaya göre
belirlendiğini savunuyordu. Bu nedenle Bolşevikler kendi
devrimlerinin bilimin de yardımı ile yeni bir insan türü
yaratacağına inanıyorlardı...
Pavlov'un her zaman devrimi
eleştirmiş olmasına ve göç ettirilmekle tehdit
edilmesine rağmen Bolşevikler her zaman ona lütuf
göstermişlerdir. İki yıl sonra Pavlov'a Moskova'da geniş
bir apartman verildi. Lenin, Pavlov'un çalışmaları
hakkında "devrim için çok büyük öneme sahiplerdir"
diyordu. Bukharin bunu materyalizmin demir cephaneliği
olarak adlandırıyordu.20
Lenin'in en büyük yardımcısı ve komünist ideolojinin
önemli teorisyeni Trotsky de Lenin'in Darwinist kökenli
"insan tabiatını değiştirme" düşüncelerine katılıyordu.
Trotsky aynen şöyle yazmıştı: İnsan
nedir? Henüz bitmiş bir canlı değildir. Hala beceriksiz
bir yaratıktır. Bir hayvan olarak insan planlı bir
şekilde değil spontane bir şekilde evrimleşmiştir. Ve
birçok zıtlık gelişmiştir. Nasıl eğitmek ve idare etmek
sorusu, insanın fiziksel ve ruhsal yapısının; nasıl
geliştiği ve tamamlandığı sorusu, yalnızca sosyalizm
temelinde tasarlanabilecek büyük bir problemdir. Çöle
bir tren yolu inşa edebiliriz, Eyfel Kulesi'ni inşa edip
direk olarak New York ile konuşabiliriz, ama insanı
geliştiremeyiz, öyle mi? Hayır, yapabiliriz. İnsanın
yeni ve değişmiş bir versiyonunu üretmek—bu komünizmin
bir sonraki görevidir... İnsan kendisini ham materyal
olarak görmeli, ya da yarı üretilmiş bir madde olarak.
Ve şöyle demeli: "Sevgili homo sapiens, senin için
çalışacağım".21
Lenin, Trotsky ve diğer Bolşevikler, insanı bir
hayvan türü olarak gördükleri ve bir madde yığını
saydıkları için, insan hayatına herhangi bir değer
vermiyorlardı. Onlara göre, devrimin başarısı için,
milyonlarca insan kolayca feda edilebilirdi. The Unknown
Lenin kitabının yazarı tarihçi Richard Pipes'a göre,
"Lenin, insanlığın geneli için küçümseme dışında hisler
beslemiyordu: Mektuplar, Gorki'nin öne sürdüğü,
insanların Lenin için 'neredeyse hiçbir anlamı' olmadığı
ve onun işçi sınıfına bir metal işçisinin demir
cevherine davrandığı gibi davrandığı iddiasını
doğruluyor."22
LENIN'İN KASITLI KITLIK POLİTİKASI
20. yüzyıldaki komünist rejimlerin neredeyse ortak
bir özelliği, halklarını büyük açlıklara mahkum
etmeleridir. Lenin zamanında tüm Rusya'da 5 milyon
insanın ölümüne neden olan bir kıtlık yaşanmıştır.
Stalin zamanında, 1932-33 yılları arasında bu felaket
daha geniş çapta tekrarlanmış ve sadece Ukrayna'da tam 6
milyon insan kıtlık sonucunda açlıktan can çekişerek
ölmüştür. İlerleyen sayfalarda inceleyeceğimiz gibi,
Mao'nun Kızıl Çini'nde ve Pol Pot'un Kamboçyası'nda da
milyonlarca insan kıtlık sonucunda ölmüştür.
Lenin,
Darwinizm'e olan bağlılığının bir sonucu olarak,
insanları bir hayvan sürüsü gibi görüyordu.
Dolayısıyla yönetimi altındaki insanlara karşı en
zalim yöntemleri kullanmaktan çekinmedi.
|
Kıtlığın ne olduğunu iyi düşünmek gerekir.
Süpermarketlerin, fırınların, pastanelerin,
restoranların dört bir yanımızda yer aldığı günümüzde,
kıtlık bizler için yabancı bir kavramdır. Ve dolayısıyla
kıtlık kavramını duyduğumuzda, bunu çoğunlukla "bir süre
aç kalmak" olarak anlarız. Oysa Rusya, Çin, Kamboçya
gibi örneklerde yaşanan kıtlık, aylar ve yıllar boyunca
devam eden daimi bir aç kalma halidir. Sadece kendi
yetiştirdikleri ürünlerle (tahıl veya pirinçle) beslenen
köylülerin elinden tüm mahsulleri zorla toplanmıştır.
Bunlar alındıktan sonra geriye yiyecek hiçbir şey
kalmaz. İnsanlar önce etraftan topladıkları sebzeyi,
meyveyi ve kesebilecekleri hayvanları bulup yerler.
Bunlar hemen tükenir. Sonra yapraklar, otlar, ağaç
kabukları kaynatılmaya başlanır. Haftalar geçtikçe
bedenler zayıflar, incelir. İnsanlar sürekli açtır. Bazı
insanlar kedi, köpek yakalayıp yemeye başlarlar. Bu,
başka canlılara, böceklere kadar devam eder. Sonuçta acı
içinde kıvranan insanlar birbiri ardına ölmeye başlar.
Ölüleri gömecek takati olan kimse yoktur. Ve en sonunda
kıtlığın en korkunç boyutu ortaya çıkar: Yamyamlık.
İnsanlar önce ölüleri yemeye başlarlar. Sonra
birbirlerine saldırmaya, birbirlerinin çocuklarını
kaçırıp, kesip yemeye başlarlar. İnsanlıktan çıkar ve
hayvanlaşırlar.
Zaten komünist rejimin amacı da budur.
Bu anlatılanlar, -inanılmaz görünse de- 20. yüzyıl
içinde ilk olarak Lenin'in önderliğindeki Bolşevik
Rusya'da yaşanmıştır.
Bolşevikler iktidara geldikten bir süre sonra, 1918
yılı içinde, Lenin tarafından alınan bir kararla, özel
mülkiyetin ortadan kaldırılmasına yönelik bir politika
başladı. Bunun en önemli sonucu ise, köylülerin
tarlalarının devletleştirilmesi ve mahsullerinin
ellerinden alınmasıydı. Bolşevik militanlar, Çeka
polisleri, Kızılordu birlikleri, Rusya'nın dört bir
yanındaki köyleri basarak, zaten çok zor koşullarda
yaşayan köylülerin yegane besin kaynağı olan mahsulleri
silah zoruyla toplamaya başladılar. Her çiftçi için
Bolşeviklere vermesi gereken bir kota belirlenmişti,
ancak bu kotayı tamamlayabilmek için çoğunun elindeki
tüm mahsulü vermesi gerekiyordu. Direnmek isteyen
köylüler en vahşice yöntemlerle susturuldu. Bazıları
ellerindeki buğdayın hepsini kaptırmamak için mahsulün
bir kısmını gizli ambarlara saklıyordu. Ancak bu gibi
davranışlar, Bolşeviklerce "devrime ihanet" sayılıyor ve
akıl almaz vahşetlerle cezalandırılıyordu. 14 Şubat
1922'de inceleme yapmak üzere bölgeye giden bir
müfettiş, Omsk bölgesindeki uygulamaları şöyle
anlatıyordu:
Zoralım birliklerinin haksız uygulamaları akıl almaz
boyutlara ulaştı. Tutuklanan köylüler sistematik biçimde
soğuk hangarlara kapatılıyor, kırbaçla dövülüyor ve
ölümle tehdit ediliyor. Teslim etmeleri gereken kotanın
tamamını doldurmayanlar, elleri kolları bağlanıp, çıplak
bir şekilde köyün ana caddesi boyunca koşmaya zorlanıyor
ve sonra da soğuk bir hangara tıkılıyor. Çok sayıda
kadın bayılana kadar dövüldükten sonra çıplak olarak
karda açılan çukurlara konuluyor.23
1921
ve 22 yıllarında, Lenin'in oluşturduğu kasıtlı
kıtlık sonucunda, Sovyet sınırları içinde tam 29
milyon insan açlıkla pençeleşti. Bunların 5
milyonu da açlık nedeniyle yaşamını yitirdi.
|
Lenin, köylüler için belirlediği kotanın
doldurulamadığını gördükçe çılgına dönüyordu. Sonunda,
zoralımlara direnen bazı bölgelerdeki köylülere 1920
yılında korkunç bir ceza verdi: Bu köylülerin sadece
mahsulleri değil, aynı zamanda ellerindeki tohumlar da
toplanacaktı. Tohumların toplanması, köylülerin yeni
mahsul üretememeleri ve mutlak kıtlıkla ölmeleri
anlamına geliyordu. Nitekim öyle oldu. 1921 ve 22
yıllarında, Rusya sınırları içinde tam 29 milyon insan
açlıkla pençeleşti. Bunların 5 milyon tanesi de açlık
sonucunda yaşamını yitirdi.
Kıtlık dünya kamuoyu tarafından duyulduğunda, Batılı
ülkeler bu felaketi hafifletebilmek için yardım
kampanyaları düzenlediler ve biraz olsun felaketi
hafiflettiler. Ama çok geç kalmışlardı; çünkü
Bolşevikler, uyguladıkları tarım politikasının
felaketini gizlemek için kıtlıkla ilgili haberlerin
yayılmasını yasaklamış, böyle bir olayın varlığını da
ısrarla inkar etmişlerdi. Richard Pipes, A Coincise
History Of The Russian Revolution (Rus Devriminin Kısa
Tarihi) adlı kitabında şöyle yazar:
1921 ilkbaharında köylüler açlık
nedeniyle ot, ağaç kabuğu ve kemirgenleri yiyorlardı.
Yamyamlık olayları vardı. Kısa sürede milyonlarca sefil
insan yemek bulabilecekleri bir yere gitmek umuduyla en
yakın tren istasyonuna koşuyordu. Bu kişilerin nakli
kabul edilmedi, çünkü Moskova 1921 Temmuzu'na kadar bir
felaketin varlığını inkar ediyordu. Hiçbir zaman
gelmeyecek olan treni ya da onlar için kaçınılmaz olan
ölümü beklediler. Şehri ziyaret edenler hiçbir hayat
belirtisi görmeden gidiyorlardı, halk ya oradan gitmişti
ya da evlerinde hareket edemeyecek kadar güçsüz bir
şekilde yatıyorlardı. Şehir sokaklarını cesetler
kirletiyordu.24
KÖYLÜLER KITLIKTAN
ÖLÜRKEN...
1920'lerin başındaki kıtlık,
Bolşeviklerin köylülerin mahsulüne zorla el
koymasının bir sonucuydu. Yüzbinlerce çocuk ve
milyonlarca insan kıtlıktan öldü. Lenin ise
yoldaşlarına kıtlığın çok yararlı olduğunu
söylüyor ve "ancak bu sayede insanların Tanrı'ya
olan inancını yok edebiliriz" diyordu.
|
Peki bu açlık politikasının hedefi neydi?
Elbette Lenin, köylülerin mahsullerini toplayarak
Bolşevik rejimini ekonomik yönden güçlendirmek ve özel
mülkiyeti kaldırarak komünist rüyayı gerçekleştirmek
peşindeydi. Ama insanları bile bile kıtlığa sürüklemenin
başka bir amacı daha vardı. Lenin, kıtlığın insan
psikolojisi üzerinde tahribat oluşturacağını biliyor, bu
yolla insanların Allah'a olan inançlarını yok etmeyi ve
kiliseye karşı bir hareket başlatmayı hedefliyordu.
Komünizmin Kara Kitabı'nda Lenin'in bu zalim düşüncesi
şöyle anlatılır:
1890 yılında, genç avukat Vladimir
Ulyanov-Lenin, 1891'de açlıktan en çok etkilenen
eyaletlerden birinin merkezi olan Samara'da ikamet
ediyordu. Yöre aydınının, yalnızca açlara toplumsal
yardım çabalarına katılmamakla kalmayıp, kesin biçimde
böyle bir yardıma karşı olduğunu da açıklayan tek
temsilciydi. Arkadaşlarından birinin hatırladığına göre,
"Vladimir İlyiç Ulyanov, açlığın birçok olumlu yanları
olduğunu açıkça ifade etmekten çekinmiyordu. Düşüncesine
göre ortaya çıkacak sanayi proleteryası burjuva
düzeninin kökünü kazıyacaktı. … Geri kalmış köylü
ekonomisi yıkılırken, açlık bizi amacımıza yaklaştıracak
ve kapitalizm sonrası aşama olan sosyalizme
ulaşılacaktı. Açlık, yalnızca çara değil, Tanrı'ya olan
inancı da yok edecekti..."25
... KIZILORDU
TAHILLARI YAĞMALIYORDU

Bir
deri bir kemik kalan çocuklar açlıktan kıvranarak
ölüyordu. Ancak Bolşevikler köylülerin tahıllarına
zorla el koymaya devam ediyorlardı. Köylülerin
korkuyla yer altında gizledikleri çuvallar
komünist militanlar tarafından bulunup
çıkarılıyor, bunları gizleyen köylüler ise işkence
edilip öldürülüyordu. Yanda, 1918 yılında Kurgan
bölgesinde Kızılordu'yu beslemek için halktan
zorla toplanıp götürülen buğday çuvalları.
|
30 yıl sonra, Bolşevik hükümetin başı olan
genç avukat, yine aynı düşüncedeydi: açlık, 'düşmanın
başına ölümcül bir darbe indirmeye' yarayabilir ve
yaramalıydı. Bu düşman, Ortodoks kilisesiydi. 26
Lenin, açlık yoluyla kitlelerin dine olan bağlılığını
kıracağını, onları tepkisizleştireceğini, böylece dini
kurumlara karşı planladığı saldırıyı çok daha kolay
gerçekleştireceğini, 19 Mart 1922'de Politbüro üyelerine
gönderdiği bir mektupta şöyle anlatıyordu:
Gerçekten de, şu anki durum onların
değil, istisnai derecede bizim lehimize. Düşmanımızın
başına ölümcül bir darbe indirmek ve gelecek on yıllar
bakımından bizim için asli nitelikte olan mevzileri
garanti altına almak için yüzde 99 şansımız var. Tüm bu
aç insanın insan etiyle beslendiği, yolların yüzlerce,
binlerce cesetle dolu olduğu tam da şu an, ancak
kilisenin mallarına yaman, acımasız bir enerjiyle el
koyabiliriz ve dolayısıyla da koymalıyız. Şimdi,
yalnızca şimdi, büyük köylü kitleleri bizi
destekleyebilir ya da bir avuç Kara Yüzlü ruhban ve
gerici küçük burjuvaları destekleyemeyecek durumda
olur... Herşey göstermektedir ki başka bir zaman
amacımıza ulaşamayız, çünkü sadece açlıktan kaynaklanan
ümitsizlik, kitlelerde bize karşı hoşgörülü davranışlara
yol açabilir veya en azından bize karşı yansız
olabilirler.27
Lenin uyguladığı tüm bu zulümle
birlikte, komünist vahşetin ilk büyük örneğini
sergiledi. Onu izleyen Stalin veya Mao gibi komünist
diktatörler, başlattığı vahşeti daha da büyüteceklerdi.
Lenin'in sonu ise oldukça anlamlıydı. 1922 yılından
itibaren giderek yoğunlaşan bir hastalık Lenin'i yavaş
yavaş felç etmeye başladı. 1923 yılının çoğunu
tekerlekli sandalyede ve büyük acılar veren baş
ağrılarıyla boğuşarak geçirdi. Mart 1923'de bir tür kriz
geçirdi ve bu tarihten sonra düzgün konuşma yeteneğini
yitirdi. Hayatının son aylarında, Lenin'i görenler
dehşete kapılıyorlardı; çünkü yüzü korkunç bir ifadeye
bürünmüştü ve yarı deli durumdaydı. 21 Ocak 1924'te bir
beyin kanaması sonucunda öldü.
Bolşevikler Lenin'i mumyaladılar ve çok değerli
saydıkları beynini özel bir koruma altına aldılar.
Moskova'daki Kızıl Meydan'da eski Yunan tapınaklarını
andıran bir anıt mezara konan cesedi, uzun kuyruklar
oluşturan kalabalıklar tarafından ziyaret edildi.
Ziyaretçiler, cesede korkuyla bakıyorlardı.
Korkuları ilerleyen yıllarda daha da artacaktı. Çünkü
Lenin'in ardından Sovyetler Birliği iktidarını ele
geçiren Josef Stalin, Lenin'den bile daha zalim ve daha
sadistti. Kısa sürede modern tarihin en büyük "korku
imparatorluğu"nu kurdu.
STALIN NASIL KOMÜNİST
OLDU?
Stalin, 1879'da Gürcistan'daki küçük bir kasabada
fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdu. İsmi, Iosif
Vissarionovich Djugashvili idi. Rusça'da "Demir Adam"
anlamına gelen "Stalin" ismini, 1913'ten sonra
kullanmaya başlayacaktı.
Stalin
bir din adamı olarak yetiştirilmişti. Ama genç
yaşlarında okuduğu bazı kitaplar, onu bir ateist
ve komünist olmaya sürükledi. Bunların başında
Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabı
geliyordu.
|
Stalin'in annesi dindar bir kadındı. Binbir güçlükle
yetiştirdiği oğlunun bir din adamı olmasını istiyordu.
Bu nedenle onu Gori'deki bir Kilise okuluna yazdırdı.
Burada 5 yıl boyunca öğrenim gören Stalin, okulunu
bitirdiğinde, Tiflis'teki din enstitüsüne girdi ve
Gregoryen Ortodoks Kilisesi'nde bir rahip olabilmek için
çalışmaya başladı. Ancak tam bu sıralarda, okuduğu bazı
kitaplar Stalin'in tüm dünya görüşünü değiştirdi. O
zamana kadar dindar bir annenin dindar bir çocuğu olan
Stalin, Allah'a ve dine olan tüm inancını yitirdi ve bir
ateist oldu.
Stalin'e inancını kaybettiren kitap, Darwin'in
Türlerin Kökeni isimli kitabıydı.
Oxford Üniversitesi'nde tarihçi Alex
de Jonge, Stalin and The Shaping of the Soviet Union
(Stalin ve Sovyetler Birliğinin Şekillenmesi) adlı
kitabında, Stalin'in gençlik yıllarında Darwin'in önemli
bir yer tuttuğunu vurgular. Jonge'a göre, Stalin'in dini
bir eğitim almışken, Allah'a olan inancını yitirmesi,
bunun yerine ateizmi benimsemesi, Darwin'i okumasıyla
olmuştur. Stalin'in Marxizm'i benimsemesi ise bunun
ardından gelmiştir. Jonge, bunun Stalin tarafından da
özel sohbetlerinde sık sık vurgulanan bir gerçek
olduğunu bildirmektedir.28
İngiliz tarihçi Alan Bullock da
Stalin ve Hitler'in yaşamlarını karşılaştırmalı olarak
inceleyen Hitler and Stalin: Parallel Lives adlı
kitabında, Stalin'in gençlik yıllarında Darwin, Auguste
Comte ve Karl Marx'ın Rusça çevirilerini okuduğunu ve
bunlardan etkilendiğini belirtir.29
Aslında bu aldanış, sadece Stalin'in
değil, Rusya'daki genç ve okuyan neslin çoğunun başına
gelmişti. Darwin'in, Huxley'in veya Lamarck'ın o
zamanlar bilimsel sanılan hurafeleri, pek çok Rus
gencinin ateist olmasına neden oluyordu. Tarihçi Orlando
Figes, A People's Tragedy, A History Of The Russian
Revolution (Bir Halkın Trajedisi: Rus Devriminin Tarihi)
adlı kitabında, "Lenin'in gençlik çağlarında Rus
aydınları arasında Darwin ve Huxley neredeyse dini bir
kutsallığa sahipti" derken bunu kasteder.30 Figes aynı eserinde, sonradan Bolşeviklere katılacak
olan Semen Kanatchikov adlı genç bir işçinin evrimci
propaganda sonucunda nasıl dinsizleştiğini şöyle bir
örnekle anlatır:
Genç bir işçi kendisine bir kutuyu
toprakla doldurup sıcak tutunca solucan ve böceklerin
oluştuğunu göstererek Tanrı'nın insanları yaratmadığını
söylemişti. Zamanın sol kanadının kitapçılarında bulunan
bu tip kaba bilim, Kanatchikov gibi genç işçilerin
üzerinde büyük etki yapıyordu. "Şimdi eski
önyargılarımdan kurtulmam beni artan bir tempoya
yöneltti" diye daha sonra yazdı. "... Kiliseye artık
gitmedim ve haram yiyecekleri yemeye başladım".31
Stalin
komünist kadrolara katıldıktan sonra Çar rejimi
tarafından bir kaç kez tutuklandı. Üstte bu
tutuklamalardan biri sırasında çekilmiş resimleri
yer alıyor.
|
Oysa "canlıları Allah yaratmadı, tesadüfen
oluştular" iddiasının dayanağı gibi gösterilen üstteki
alıntıdaki gibi örnekler, başta belirttiğimiz gibi birer
hurafeydi. Toprak içindeki solucanlar ve böcekler, o
zamanlar sanıldığı gibi, tesadüfen ve hiç yoktan orada
oluşmuyor, daha önceden toprakta yer alan yumurtalardan
çıkıyorlardı. Ancak bilim dünyası henüz "cansız maddeden
asla canlılık çıkmaz" şeklindeki gerçeği fark edemediği
için, bu gibi hurafeler çığ gibi büyüyor ve yarı cahil
Rus gençlerini ateizme sürüklüyordu.
19. yüzyılın sonunda Rusya'da yetişen bu ateist
nesil, 20. yüzyılın başında ateşli birer komünist olarak
sahneye çıktılar.
Stalin, Lenin'in son dönemlerinde
ona yakınlaşarak parti içinde yükselmeye
çalışmıştı. Lenin'in ölümünün ardından diğer
rakiplerini alt ederek Sovyetler Birliği'nin tek
hakimi oldu.
|
Bu ateşli komünistlerin biri Stalin'di. 1898 yılında
gizli bir komünist örgüte katıldı. 1901 yılında Brdzola
(Mücadele) adlı bir komünist dergide yazılar yazmaya
başladı. Bu tarihten sonra, 1917 yılına kadar, Lenin'in
önderliğindeki komünist hareketin aktif bir militanı
oldu. 1917'deki Ekim Devrimi'nden sonra, Komünist
Parti'nin en üst kademesi olan 5 kişilik Politbüro'nun
üyesi seçildi. Lenin'in 1923 yılındaki hastalığıyla
birlikte, Stalin parti içindeki gücünü giderek artırdı.
Lenin'in ölümünden sonra da en büyük güç haline geldi.
1924'den 1929'a kadar geçen beş yıl içinde, parti
içindeki tüm muhaliflerini suikast, idam veya sürgün
gibi yöntemlerle tasfiye etti. Ekim Devrimi'nin
mimarlarından olan Trotsky bile Stalin'in hışmına uğradı
ve Sovyetler Birliği'nden sürüldü.
Stalin, iktidarını bu şekilde sağlamlaştırdıktan
sonra, elini topluma attı. Lenin, Rusya'daki tüm tarım
alanlarını devletleştirmeye kalkmış, ancak 1920 ve
1921'deki büyük kıtlık ve tahribat üzerine bu uygulamayı
ertelemek zorunda kalmıştı. Ancak Stalin bu işi
gerçekleştirmeye kararlıydı.
"Kollektivizasyon" adı verilen bir politika
uygulamaya koydu. Amacı, köylülerin tüm mallarını
devletleştirmek, mahsullerine el koymak, bu mahsulleri
ihraç ederek Sovyet sanayisini ve ordusunu güçlendirmek
için kaynak oluşturmaktı.
Stalin kollektivizasyonu, öldürerek, işkence ederek,
aç bırakarak uygulayacak ve 6 milyon insan kıtlık
sonucunda kıvranarak ölürken, yurtdışına yüz binlerce
ton tahıl ihraç edecekti. Stalin iktidarı, insanları,
acı çektirerek eğitilmeleri gereken birer hayvan türü
olarak gören materyalist-Darwinist düşüncenin vahşetini
bir kez daha belgeleyecekti.
KOLLEKTİVİZASYON
VAHŞETİ
Stalin kollektivizasyon politikasını 1929'da
başlattı. Buna göre topraklar üzerindeki tüm özel
mülkiyet kaldırılacak, her köylü belirli bir kotayı
devlete vermek zorunda kalacak ve kendi mahsulünü
satamayacaktı. Belirlenen kota yine çok yüksekti ve
köylülerin bunu karşılamaları için ellerindeki herşeyi
vermeleri gerekiyordu. 1920'de Lenin'in başlattığı
zalimlik, tekrar ediliyordu.
Stalin kollektivizasyonu uygulamak için en acımasız
yöntemlerin uygulanmasını emretti. Direnenler öldürüldü,
Sibirya'ya sürgüne gönderildi (yani uzun vadede
öldürüldü) veya kıtlığa maruz bırakıldı (yani yavaş
yavaş öldürüldü). Kollektivizasyona karşı—veya genel
olarak komünizme karşı—direnenler "kulaklar" (zengin
toprak sahipleri)'a karşı tüm ülkede bir sürek avı
başlatıldı. Bu politika, Komünizmin Kara Kitabı'nda
şöyle anlatılıyor:
Kollektifleştirmeye direnen kulaklar
kurşuna dizildi, diğerleri çocuklar, kadınlar ve
yaşlılarla birlikte sürgüne gönderildi. Şüphesiz, hepsi
doğrudan öldürülmedi, ama Sibirya'nın ya da Büyük
Kuzey'in tarıma elverişli olmayan bölgelerinde yapmaya
zorlandıkları işler onlara fazla hayatta kalma şansı
bırakmadı. Yüz binlercesi orada son nefeslerini verdi,
ancak kesin ölü sayısı hala bilinmemektedir. 1932-1933
yıllarında Ukrayna'da, kırsal nüfusun zorunlu
kollektifleştirmeye direnmesine bağlı olarak yaşanan
büyük açlığa gelince, bir kaç ay içinde 6 milyon kişinin
ölümüyle sonuçlanmıştır.32
Kulaklara uygulanan şiddet en feci
işkenceleri içeriyordu. Örneğin Napolovski bölgesinde,
görevliler "sorguya çekilen kolhozcuları akkor haline
gelmiş bir sobanın üzerine uzanmaya zorluyor, daha sonra
da onları bir hangara çırılçıplak kapatarak,
'soğutuyordu'."33
Stalin rejimi, kendinden önceki Lenin yönetimi gibi
"kulak" diye hayali bir düşman oluşturmuştu ve yok etmek
istediği herkesi "kulak" olarak damgalayıp hedef
alıyordu. Her şehre emirler gönderiliyor, belirli sayıda
kulak yakalanması ve idam edilmesi emrediliyor ve
komünistlerin sevmediği herkes kolayca "kulak"
kategorisine sokuluyordu. Komünizmin Kara Kitabı'nda bu
durum şöyle açıklanıyor:
Bu şartlar altında, bazı bölgelerde
kulak diye tasfiye edilen köylülerin yüzde 80 ila yüzde
90 arasındaki bir bölümünün serednyak, yani orta halli
köylüler olmasına şaşmamak gerekir. Yerel yetkililerin
"tasfiye ettiği" kulak sayısına ulaşmak ve mümkünse bu
sayıyı aşmak gerekiyordu! Yazın pazarda tohum satmak,
1925 ya da 1926'da iki ay boyunca yanında bir tarım
işçisi çalıştırmak, iki semaver sahibi olmak, Eylül
1929'da "yemek ve böylece sosyalist müsadereden mal
kaçırmak amacıyla", bir domuz öldürmek nedeniyle
köylüler tutuklanmış ve sürgün edilmişti. Bir köylü,
yalnızca kendi ürettiği ürünleri satan yoksul bir köylü
olduğu halde, "ticarete başladığı" bahanesiyle
tutuklanıyordu; bir başkası, amcasının Çarlık ordusu
subayı olması bahane edilerek sürülüyor, bir diğeri
"kiliseye sık sık gitmesi" nedeniyle kulak olarak
damgalanıyordu. Fakat daha çok, kollektifleştirmeye
açıkça karşı çıkanlar kulak olarak mimleniyordu. Kulak
sınıfını yok etmekle görevli müfrezeler içerisinde öyle
bir karışıklık yaşanıyordu ki, kimi zaman saçmalığın
doruklarına ulaşıyordu. Sözgelişi, bir örnek vermek
gerekirse: Ukrayna'nın bir kasabasında, kulak sınıfını
tasfiye etmekle görevli bir tugaya mensup bir serednyak,
kasabanın diğer ucundaki bir başka tugayın temsilcileri
tarafından kulak diye tutuklanmıştı.34
"Kulak" olarak damgalanıp katledilen
insanların arasında, din adamları başta geliyordu.
Öyleki, "1930'da 13.000'den fazla din adamı "kulak" diye
tasfiye edildi. Birçok köy ve kasabada
kollektifleştirme, sembolik olarak kilisenin
kapatılmasıyla, kulak sınıfının tasfiyesi de papazla
başladı."35
Kollektivizasyonun iki büyük sonucu oldu: Kıtlık ve
sürgün.
STALIN YAPIMI
KITLIK
Stalin'in kasıtlı kıtlık
politikası sonucunda açlık yaşayan ve bacakları
adeta birer çöpe dönüşmüş bir Rus çocuğu
|
Stalin, aynı Lenin gibi, kollektivizasyonu
topluma karşı bir silah olarak kullanmak niyetindeydi.
İstediği bölgeden istediği kadar tahıl toplayabilir ve
böylece istediği bölgedeki insanları açlıktan
öldürebilirdi. Nitekim öyle yaptı. Komünist rejime karşı
direnen Ukrayna, kollektivizasyon yoluyla hedef alındı.
Tarihin en büyük "insan yapımı kıtlığı" bu bölgede
yaşandı ve toplam 6 milyon insan açlıktan öldü.
Olayların gelişimi ilginçti. Önce, 1931'de devlet
genel kollektivizasyon politikası gereği, yılda toplam
18 milyon ton mahsul alan Ukrayna'dan 7.7 milyon ton
tahıl talep etti. Bu, zaten çok zor hayatta kalan
köylüleri neredeyse açlıktan ölecek oranlara getirdi.
Bunun üzerine Ukrayna köylüleri Stalin'in birliklerine
direnmeye çalıştılar. Ama bu durum, Stalin'i daha da
acımasızlaştırdı. 1932 Temmuzu'nda tüm Ukrayna için ölüm
emri verdi. Daha önceki kotaya ilave olarak, 7.7 milyon
ton tahıl daha istedi. Milyonlarca kişi açlıkla ölüme
mahkum olmuştu. The Russian Century: A History of the
Last Hundred Years (Rus Asrı: Son 100 Senenin Tarihi)
adlı kitapta, bu politikanın sonuçları şöyle
anlatılıyor:
Resmi komünist birlikler silahlı bir şekilde
Ukrayna'yı sardılar. Kurbanlardan biri "evleri,
kilerleri, kulübeleri araştırdılar" diyordu. "Sonra
dışarı çıkıp ambarı, kümesleri araştırdılar." Tarlalarda
gözlem evleri kuruldu. Burada silahlı gardiyanlar
mısırları didikleyenlere bakıyorlardı; yakalananlar en
az on yıl hapis cezası alıyorlardı, bazıları ise
vuruluyordu. Bir Kharkov mahkemesinde bir ayda 150 ölüm
kararı verildi; bir kadına kocasının açlıktan ölmesinden
sonra kendi arsasından 100 mısır başağı kesti diye on
yıl hapis cezası verildi.
Stalin'in Ukrayna'da oluşturduğu
kıtlık sonucunda 6 milyon insan öldü. Üstte kıtlık
sırasında açlıktan kıvranan bir anne ve çocuğu.
Altta ise kıtlık sonucunda ölmüş küçük çocuklar.
|
Kalan tavuklar ve domuzlar da 1932 kışının
başlarında yendi. Sonra köpekler ve kediler bitti.
Vasily Grossman "Onları yakalamak zordu. Hayvanlar artık
insanlardan korkuyorlardı ve gözleri kocaman açılmıştı.
İnsanlar onları kaynatıyorlardı" diye yazıyordu.
1932'nin sonuna gelindiğinde Moskova'ya yalnızca 4.7
milyon ton tahıl verilebilmişti. Yeni bir zorla toplama
kampanyası ilan edildi. Meteoroloji uzmanları tahılın
zarar görmesine neden olan yanlış hava raporları
verdikleri için tutuklandılar. Veterinerler, çiftlik
hayvanlarını sabote ettikleri nedeniyle vuruluyorlardı.
Tarım uzmanları "kulak" olmakla suçlanıyordu ve
Sibirya'ya sürülüyorlardı.
1933'de karlar eridiğinde toplu açlıklar başladı.
İnsanlar fare, karınca ve solucanları yiyorlardı. Kara
hindi bağı ve ısırgan otundan çorba yapıyorlardı. The
New York Evening Journal Kiev'den 20 mil uzaktaki bir
köyü ziyaret etti. "Kulübelerin birinde pislik gibi bir
şey pişiriyorlardı. Tencerede kemikler, deri ve çizmeye
benzer bir şey vardı. İnsanlar köylerini terk
ediyorlardı. Tren yolunun kenarında diz üstü çökmüş,
arabaların pencerelerinden ekmek dileniyorlardı. Kiev'de
arabalar geceleyin ölenlerin cesetlerini toplayarak
dolaşıyordu. Çocuklar ölü kuşa benzeyen ince uzun
yüzlere sahiptiler."
Görevliler hala tahıl araştırıyorlardı; kazanlarında
patates buldukları anneleri vuruyorlardı. Şişmiş bir
vücutla açlık çektiğini göstermeyen kişileri besin
kaynaklarını göstermeleri için vuruyorlardı. "Tarihsel
bir zorunluluğu ortaya çıkarıyoruz. Devrimsel görevimizi
yerine getiriyoruz. Sosyalist ülkemiz için tahıl elde
ediyoruz" diyorlardı. "Göbekleri şişmiş, gözleri ölü
gibi maviye dönüşmüş kadınlar çocuklar gördüm. Ve
cesetler... köylülerin kulübelerinde, eski Volga'nın
eriyen karlarında, Kharlov köprüsünün altında cesetler
gördüm" diye yazıyordu görevlilerden Lev Kopolev...
Diplomatik raporlar ve yabancı
ilgililerle kıtlık haberi Batı'ya ulaştı. Vienna
başpiskoposluğu altında uluslararası bir komite
geliştirildi. Ancak Sovyet hükümeti herhangi bir kıtlık
olduğunu inkar edince hiçbir şey yapamadılar.36
STALIN'İN
YALANI...
 |
Bu vahşet görüntüleri, Rus yazar Mihail Şolohov'u
etkilemiş ve Şolohov Stalin'e bir mektup yazarak bu
zulmün sona ermesini talep etmişti. Oysa Stalin tüm
bunları kasten yaptırıyordu:
1933 Nisanı'nda, yazar Mihail
Şolohov, Kuban'ın bir kasabasından geçerken, Stalin'e
iki mektup yazdı. Mektuplarında, yerel yetkililerin,
açlığa mahkum edilen kolhozcuların tüm rezervlerine
işkenceyle nasıl el koyduğunu ayrıntılı bir biçimde
anlatıyor, birinci sekreterden (Stalin'den) bir yiyecek
yardımı göndermesini istiyordu. Yazara cevabında Stalin,
tutumunu hiç saklamadan dile getiriyordu: Köylüler,
"grev ve sabotaj yaptıkları" için, "Sovyet iktidarını
çökertme savaşına girdikleri, kıyasıya bir savaş
sürdürdükleri" için, cezalandırılıyordu. 1933 yılı
içerisinde, milyonlarca köylü açlıktan ölürken Sovyet
hükümeti, "sanayileşmenin ihtiyaçları" için yurtdışına
18 milyon kental buğday ihraç etmeyi sürdürüyordu.37
...VE STALIN'İN
GERÇEĞİ
Komünizmin önemli bir özelliği,
resmen üretilen ve yayılan yalanlara dayalı bir
sistem olmasıdır. Sovyetler Birliği'nde Stalin
yapımı kıtlık nedeniyle 6 milyon insan açlıktan
ölmüş, yüzbinlerce çocuk bu felaketin hedefi
olmuştur. Bu fotoğraf, Stalin döneminde Rus
çocuklarına reva görülen "yaşam standardı"nı
belgelemektedir. Ancak propaganda posterlerinde,
Stalin kendisini bakımlı ve mutlu çocuklar
tarafından çiçekler hediye edilen müşfik bir
yönetici olarak göstermiştir.
|
6 milyon erkek, kadın, yaşlı, çocuk ve bebeğin
ölümüne neden olan kıtlık, Sovyet topraklarında
yeterince tahıl yetişmediği için değil, komünist
partinin emelleri öyle gerektirdiği için gerçekleşen bir
kıtlıktı. Yani tamamen "insan eliyle yapılmış bir
kıtlık", bir kitle katliamıydı. Stalin, kıtlığın Batılı
ülkeler tarafından duyulmamasını istiyordu; çünkü
düzenlenebilecek yardım kampanyalarının Ukrayna için
belirlediği cezayı hafifleteceğini düşünüyordu. Tarihçi
Dana Dalrymple, Soviet Studies adlı süreli yayında, bu
konuda şu yorumu yapmaktadır:
Sovyetler Birliği resmi olarak hiçbir
zaman kıtlığın olduğunu kabul etmemiştir. Sovyetler
Birliği üzerindeki Amerikan ve İngiliz çalışmaları ara
sıra Ukrayna'da bir kıtlıktan bahseder, ama genellikle
bir iki detaydan başka bir şey söylemez. Oysa Sovyetler
Birliğinde daha önce olan kıtlıklar hükümet tarafından
bilinmektedir ve her tarafta çok iyi kayıtlara sahiptir.
Fark nedir? Cevap: 1932-34 kıtlığı, geçmiştekilerden
farklı olarak insan eliyle yapılan bir felaket olarak
gözüküyor.38
Kollektivizasyon sonucunda, Ukrayna köylüleri en az
4 milyon ölüyle en ağır kaybı verdi. Kazakistan'da yine
aynı uygulama sonucunda bir milyon insan öldü. Kuzey
Kafkasya'da ve Kara Topraklar'da da ölü sayısı bir
milyondu. Stalin, tek bir emirle 6 milyon insanı ölüme
göndermişti.
SÜRGÜNLAR
VE ÇALIŞMA KAMPLARI
Stalin, komünizme direnen Ukraynalıları kıtlık
yoluyla öldürürken, diğer pek çok halkı da sürgüne
göndererek katletti. "Sürgün" adı altında yapılan bu
uygulamalar, milyonlarca insanın hayatına mal oldu.
Başta Kırım Türkler'i olmak üzere, Sovyetler Birliği
içindeki pek çok azınlık, bir gecede evlerinden silah
zoruyla söküldüler ve binlerce kilometre uzaklardaki
ölüm tarlalarına gönderildiler. Sadece yolda ölenlerin
sayısı yüz binleri bulmaktadır.
Bir komünist parti görevlisinin bu sürgünler hakkında
kaleme aldığı aşağıdaki notlar, sürgünün Sovyet dilinde
"toplu cinayet" anlamına geldiğini göstermektedir:
29 ve 30 Nisan 1933'te, Moskova ve
Leningrad'dan trenle bize iki konvoy sınıfsızlaştırılmış
unsur gönderildi. Konvoylar, Tomsk'a gelince mavnalara
yüklenerek biri 18 Mayıs'ta, diğeri 26 Mayıs'ta, Obi ve
Nazina ırmaklarının koylarındaki Nazino Adası'na
götürüldü. Birinci konvoyda 5070, ikincisinde 1044 kişi
olmak üzere, toplam 6114 sürgün vardı. Taşıma şartları
korkunçtu: yiyecek çok az ve çok kötü; yer kapasitesi ve
solunacak hava yetersiz; en zayıflara musallat olan
hastalıklar… Sonuç: günde, ortalama 35-40 kişilik bir
ölüm oranı. Bununla birlikte, bu koşullar, mahkumları
Nazino Adası'da bekleyenlerle karşılaştırıldığında
gerçekten lüks sayılırdı. Nazino Adası, üzerindeki tek
bir ev bile bulunmayan tamamen bakir bir yer… Yiyecek,
tohum, alet yok. Yeni yaşam böylece başladı. İlk
konvoyun gelişinin ertesi günü, 19 Mayıs'ta, kar yağmaya
başladı, rüzgar sertleşti. Acıkmış, zayıflamış,
başlarında dam, ellerinde alet… bulunmayan mahkumlar,
kendilerini çaresiz bir durumla karşı karşıya buldu.
Soğuktan korunabilmek için, sadece ateş
yakabiliyorlardı. Yavaş yavaş ölmeye başladılar… ilk
gün, 295 ceset gömüldü… Sürgünlerin adaya
gönderilmesinin ancak dördüncü ya da beşinci günü,
yetkililer gemiyle kişi başına yalnızca birkaç yüz gram
düşen un gönderdi. Bu acınacak kadar az olan tayınlarını
alanlar, kıyıya koşuyor ve şapkalarında, pantolonlarında
ya da ceketlerinde, bu unun birazını sulandırmaya
çalışıyordu. Fakat, çoğunluğu unu olduğu gibi yutmaya
çalışıyor ve çoğunlukla da boğularak ölüyordu. Adada
geçirdikleri günler boyunca mahkumlar, azıcık bir undan
başka bir şey alamadı. En beceriklileri, peksimet
pişirmeye çalıştı, ancak ellerinde hiç kap yoktu… Kısa
zamanda, yamyamlık olayları belirdi…39
Robert Conquest The Harvest of Sorrow (Hüzün Hasadı)
adlı kitabında, Stalin dönemi sürgünlerini şöyle
anlatır: 15 yaşına kadar olan çocukların
yüzde 20'si, genellikle de küçük çocuklar sürgün
sırasında öldü. Özellikle de 1940'larda azınlık
milliyetlerin toplu sürgünlerinde bu durum yaşandı.
Tabii ki sürülenler içerisinde çok farklı fiziki duruma
sahip olanlar vardı, mesela hamileler. Sürgün treninde
doğum yapan bir annenin bebeği öldüğünde askerler onu
hareket halindeki trenden aşağı atardı. Bu sürgünler
varacakları yere nadiren varabilirlerdi. Genellikle
bölgesel kasabalarda kalırlardı…
STALIN'İN ÖLÜM
KAMPLARI
Komünist parti politikasına karşı
en ufak bir direniş gösterenler, "gulag" olarak
adlandırılan çalışma kamplarına gönderildiler.
Kamplarda tutsaklar ölesiye çalıştırılıyordu.
Resimler, gulaglarda çekilmiş bazı görüntülerdir.
|
Archangel'de tüm kiliseler kapatılmış ve sürgünler
için hapishane olarak kullanılıyordu. Köylüler
yıkanamıyordu ve vücutları çeşitli yaralar ile doluydu.
Kasabada yardım için yalvarıyorlardı. Ancak halk onlara
yardım edilmemesi konusunda kesin emir almıştı. Hatta
ölüleri bile toplanamıyordu. Kasaba sakinleri, korku
içinde kendilerini hapsediyorlardı. Vologda şehrinde de
47 kilise tamamen sürgünlerle doluydu. 40
Sürgünlerin yanında kullanılan bir
diğer kitle katliam yöntemi ise çalışma kamplarıydı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Rusça'da "gulag" adı
verilen toplama kampları, genellikle Sibirya gibi
öldürücü şartların hakim olduğu bölgelerde kuruldu.
Sovyet yönetimine karşı olduğu düşünülen milyonlarca
insan tutuklanarak gulaglara gönderildi. 1928 ve 1953
yılları arasında (Stalin döneminde) gulaglara toplam 30
milyonun üzerinde insanın gönderildiği hesaplanmaktadır.
Bunların üçte ikisinden fazlası, yani en az 20 milyon
insan bu kamplarda hayatını yitirmiştir. Açlık sınırında
yaşatılan ve günde 14-16 saat çalıştırılan tutuklular,
kamp gardiyanları tarafından basit bahanelerle idam
edilmiştir. Bazı tutuklular kasten aç bırakılarak
açlıktan ölmüş, bazıları yetersiz beslenme ve korkunç
yaşam şartları nedeniyle bedensel olarak çökerek can
vermiştir. Paramparça ve son derece ince kıyafetlerle
Sibirya soğuğunda çalıştırılan pek çok tutuklu da
donarak ölmüştür. Gulag mahkumlarının donma yüzünden,
önce el ve ayak parmaklarının düştüğü, kulak veya
burunlarının "kırılarak" koptuğu, bu şekilde yüz
binlerce insanın acı çekerek öldüğü, bilinen
gerçeklerdir. Ünlü Rus Yazar Aleksandr Solzhenitsyn The
Gulag Archipelago, 1918-1956 (Gulag Takımadaları,
1918-1956) adlı kitabında bunun benzeri dehşet
örneklerini anlatmaktadır.
DOĞU BLOKU'NDA KIZIL
TERÖR
Stalin 1953 yılında öldü. Lenin'in başlattığı ve
Stalin'in genişleterek sürdürdüğü terör, on milyonlarca
insanı katletmiş, onlarca farklı halkı acı ve işkenceye
uğratmıştı. Komünizmin Kara Kitabı'nda Lenin ve Stalin
dönemindeki komünist vahşetlerin genel bilançosu ana
hatlarıyla şöyle verilir:
Yargılamadan hapsedilen on binlerce rehine ya da
insanın kurşuna dizilmesi ve 1918-1922 yılları arasında
ayaklanan yüz binlerce işçi ve köylünün katledilmesi;
5 milyon insanın ölümüne yol açan
1922 açlığı;
1920'de Don Kazakları'nın ortadan kaldırılması ve
sürgüne gönderilmesi;
1918-1930 yılları arasında on binlerce insanın
toplama kamplarında öldürülmesi;
1937-1938 yıllarındaki Büyük Temizlik sırasında 690
000'e yakın insanın ortadan kaldırması;
1930-1932 yılları arasında 2 milyon "kulak"ın (yada
kulak oldukları iddia edilen kişilerin) sürgüne
gönderilmesi;
1932-1933 yıllarında 6 milyon Ukraynalının kasıtlı
olarak yaratılan açlıktan kırılmasına seyirci kalınması;
Önce 1939-1941 yılları arasında, ardından da
1944-1945 yıllarında yüz binlerce Polonyalı, Ukraynalı,
Baltıklı, Moldavyalı ve Besarabyalının sürgüne
gönderilmesi;
1941'de Volga Almanlarının sürgüne gönderilmesi;
1944'te Kırım Tatarlarının sürgüne gönderilmesi ve
çaresizliğe terk edilmeleri;
1944'te İnguşların sürgüne gönderilmesi ve
çaresizliğe terk edilmeleri.41
TOPLUMA KORKU MESAJI:
TOPLU İDAMLAR
Stalin
döneminde infazlar bazen toplum önünde
gerçekleştirilir ve böylece halka korku mesajı
verilirdi. Bu resimdeki rejim muhalifleri, 1946
yılında Sovyet gizli servisi tarafından bu amaçla
bir meydanda asılmışlardı.
|
Stalin'in ölümünden sonra Sovyet rejimi, kısıtlı da
olsa bir yumuşama sürecine girdi. Ancak Stalin döneminde
kurulan "korku imparatorluğu", yine korku üzerine kurulu
olarak toplumu yönetmeye devam etti. Sovyetler
Birliği'ne ve genel olarak tüm komünist toplumlara hakim
olan bu korku düzenini bir sonraki bölümde daha detaylı
olarak ele alacağız.
Sovyet terörü, sadece kendi halkıyla sınırlı kalmadı.
Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı ile birlikte Doğu
Avrupa'ya da yayıldı. Savaş bittiğinde Doğu Avrupa
ülkelerinin önemli bir bölümü Sovyet etki alanında
kalmıştı. Moskova bir kaç yıl içinde çeşitli siyasi
komplolar ve manevralarla bu ülkelerin hepsini kendi
egemenliği altına aldı. Polonya, Macaristan,
Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Doğu
Almanya gibi Avrupa ülkeleri, Stalin'in kanlı rejiminin
pençesine düştüler.
Kızıl vahşet, bu ülkelerdeki insanlara da adeta
cehennem hayatı yaşatmaya başladı. Rejim muhalifleri bir
bir tutuklanmaya, işkence görmeye, idam edilmeye
başlandılar. Kısa sürede tüm toplumda korku ve dehşet
hakim oldu. Komünist rejimin düşüşünden sonra, 1990'lı
yılların başında çevrilen bir Bulgar belgeselinde, bir
kadın 1944 sonbaharında başından geçen bir olayı şöyle
anlatıyordu:
Babamın ilk tutuklanışından sonra,
ertesi gün öğlene doğru eve bir polis geldi ve anneme
öğleden sonra saat 5'te 10 numaralı polis karakoluna
gelmesini bildiren bir celp verdi. Neden sonra annem
giyindi-güzel bir kadındı ve çok iyi kalpli bir
insandı-ve çıktı. Biz üç çocuk onu bekledik, bekledik.
Sabaha karşı yarımda döndü, rengi kireç gibi bembeyaz,
giysileri yırtık pırtıktı. Girer girmez de sobanın
yanına gitti, sobanın levhalarını kaldırdı, soyunmaya
başladı ve üzerinden çıkanların hepsini yaktı. Sonra
banyo yaptı, ancak bundan sonradır ki bizi kolları
arasına aldı. Uyuduk. Ertesi gün ilk kez intihar
girişiminde bulundu, daha sonra da iki kere kendini
zehirledi. Hala yaşıyor, onunla ilgileniyorum… Akıl
hastası. Ona yapılanları hiçbir zaman öğrenemedik.42
Tutuklananlara yapılanlar, korkunç şeylerdi.
Komünizmin Kara Kitabı'nda, Romanya'daki komünist
Nikolay Çavuşesku rejimi tarafından başlatılan işkence
uygulamaları hakkında şu bilgiler veriliyor:
Çekoslovakya'yla birlikte Romanya da,
Orta ve Güneydoğu Avrupa da baskı sistemine yenilikler
kattı: Asyalı komünistler tarafından kullanılan, "beyin
yıkama" yoluyla "yeniden eğitim" yöntemini büyük bir
ihtimalle Avrupa kıtasında ilk uygulayan ülke oldu;
hatta bu yöntemi daha da mükemmelleştirdi. Girişimin
şeytani amacı mahkumların birbirine işkence yapmasını
sağlamaktı. Bu icat, 1930'lu yıllarda Bükreş'e yüz
kilometrelik bir mesafede kurulmuş olan görece modern
bir cezaevi olan Pipeşti'de uygulandı. Konuya ilişkin
deneyler, Aralık 1949'da başladı ve üç yıl kadar
sürdü... Amaç, bedensel ve manevi işkence ile, komünist
öğretinin öğretilmesini birleştirerek, siyasi
tutukluları yeniden eğitmekti. 43
Bu işkencelerde özellikle tutukluların dini inancını
yok etmek hedefleniyordu. Yapılan canice işkence
sonucunda, tutuklulardan Allah'ın varlığını inkar
etmeleri isteniyordu:
Rumen siyasi polisi Securitate sorgulamalar sırasında
dayak atma, falaka ve baş aşağı ayaklarından asma gibi
'klasik' işkence yöntemlerini kullandı. Piteşti'de
işkencedeki acımasızlık, bu yöntemlerin çok daha ötesine
geçti: 'Mümkün olan ve olmayan her türlü işkence biçimi
uygulandı. Vücutların değişik bölgelerinde sigara
yanıkları vardı; mahkumların kalçalarındaki dokular
ölmüştü, etleri cüzzamlılarınki gibi dökülüyordu; dışkı
yemeye zorlanıyor, kustukları zaman da kusmukları tekrar
ağızlarına sokuluyordu.
Turcanu'nun şeytani hayal gücü, özellikle Tanrı'yı
inkar etmeyi kabullenmeyen din okulu öğrencilerini hedef
alıyordu. Bazıları, her sabah şu şekilde 'vaftiz'
ediliyordu: kafaları idrar ve dışkı dolu bir oturağa
sokulurken, diğer mahkumlar da etraflarında ilahi
söylüyordu. Kurban boğulmasın diye arada sırada başı
dışarı çıkarılıyor ve kısaca nefes almasına izin
verildikten sonra tekrar oturağa sokuluyordu.
Birinci aşamanın adı "dış maskeyi
çıkarmak"tı: mahkum soruşturmada sakladığı bilgiyi,
özellikle özgürlük günlerinde arkadaşlarıyla arasındaki
bağları itiraf ederek, dürüstlüğünü ispat etmeliydi.
İkinci aşama olan "iç maskeyi çıkarma" ise, mahkumun
hapishanede kendine yardım edenlerin açıklamasıyla
sürüyordu. Üçüncü aşama, "ahlaki maskeyi çıkarma"
sırasında, mahkumdan bugüne kadar kutsal saydığı herşeye
küfretmesi isteniyordu. Son olarak dördüncü aşamada,
ODCC'ye katılmak için, en iyi arkadaşına kendi elleriyle
işkence ederek onu "yeniden eğitmesi" gerekiyordu.44
Bu gibi işkenceler Doğu Bloku'ndaki tüm ülkelerde
uygulandı. Komünizmin gözü dönmüş caniliği ve dine olan
azgın nefreti, tarihin en korkunç işkence rejimlerini
ortaya çıkardı. İnsanları birer hayvan olarak gören, bu
sözde "hayvanların" yola getirilmesi için daimi bir
şiddet, işkence ve korkunun gerekli olduğunu kabul eden
Darwinist-materyalist felsefe, komünist rejimlerin
zindanlarında feci işkencelere dönüştü.
İşte bu sebeplerle Darwinizm'i bir tehlike olarak
görmeyenler ya da zararsız bir teori gibi düşünenler bu
sitede yazılanları çok iyi okumalıdır. Çünkü
Darwinist-komünist ideolojinin nihai hedefi budur:
İnsanları birbirine kırdırmak ve yok etmek, onları her
türlü ahlaki değerden ve manevi güzelliklerden
uzaklaştırarak hayvanlaştırmak ve bu yolla insan
topluluklarını rahatça yönlendirilebilen "hayvan
sürülerine" çevirmek... Bunu hangi ideoloji adı altında
yaparlarsa yapsınlar hedef tektir. Tarih de buna
şahitlik etmektedir.
KÜBA'DAKİ KARANLIK
Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyetler Birliği'nin
yardımıyla ayakta duran komünist rejimlerin bir diğeri,
Küba'daki Castro diktasıdır. Fidel Castro'nun
önderliğinde ve Arjantinli gerilla lideri Che
Guevara'nın desteğinde gelişen gerilla hareketi, 1959
yılında Küba'da iktidarı ele geçirmiştir. Sovyetler
Birliği'nden gelen siyasi ve askeri destekle gelişmiş ve
Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra bile ayakta kalmayı
başarmıştır.
Küba'daki ve genel olarak Latin Amerika'daki komünist
hareket, çoğunlukla romantik bir havada yansıtılır.
Özellikle Che Guevara'nın gerilla mücadelesi, adeta bir
"kahramanlık öyküsü" gibi gösterilir. Komünizme özenen
pek çok gencin elinde Che posterleri ve dillerinde Latin
Amerika kökenli komünist melodiler dolaşır. Buna
bakılırsa, Küba'daki komünist devrim, Küba halkını zulüm
ve işkenceden kurtarmış bir "kurtuluş mücadelesi"dir.
Fidel
Castro-Che Guevara ikilisinin Küba'da
gerçekleştirdiği komünist devrim, genelde romantik
bir atmosfer içinde sunulur ve sanki bir
kahramanlık öyküsü gibi anlatılır. Oysa komünizm
Küba'ya sadece sefalet ve korkunç işkenceler
getirmiştir.
|
Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Oluşturulan "Che"
ve "Fidel" efsanelerinin romantik perdesi aralanırsa,
ardından Küba'daki komünist diktanın karanlık yüzü
çıkar. Komünizmin Kara Kitabı'nda, komünist Küba'nın
çalışma kampları ve hapishaneleri şöyle anlatılmaktadır:
Çalışma koşulları çok sertti, mahkumlar neredeyse
çırılçıplak dolaştırılıyor, yalnızca bir don giymelerine
izin veriliyordu. Huysuzluk edenlere dişleriyle ot
toplama cezası, çok ileri gidenlere de saatlerce tuvalet
çukurlarında kalma cezası veriliyordu. Şiddet
uygulamaları siyasî mahkumları hedef aldığı gibi, adi
suçluları da hedef alıyordu. Şiddet, soruşturmayla
yükümlü bölüm Departamento Tecnico de Investigaciones'in
(DTI) yürüttüğü sorgulamalarla başlıyordu. DTI
mahkumları korkularıyla başbaşa bırakılıyordu:
böceklerden korkan bir kadın hamamböceği dolu bir
hücreye kapatılırdı. DTI şiddet uygulamalarında bedensel
baskılara da başvururdu: mahkumlar ayaklarındaki kurşun
ağırlıklarla merdivenleri çıkmaya zorlanır, sonra da
aşağıya itilirdi. Bedensel işkencelere, sıklıkla ilaçlar
yardımıyla yapılan psikolojik işkenceler de ekleniyordu;
gardiyanlar mahkumları uyanık tutmak için penthotal ve
benzeri uyuşturucular kullanıyordu. Mazzoza
Hastanesi'nde baskı uygulamak amacıyla, hiçbir sınırlama
yapmadan elektroşok uygulanıyordu. Gardiyanlar bekçi
köpekleriyle dolaşır, sürekli idam planları yapardı;
mahkumların kapatıldığı disiplin hücrelerinde ne su
bulunurdu ne de elektrik; amaç, mahkuma bir tecrit odası
içinde kişiliğini unutturmaktı...
Yakınların ziyaretleri, gardiyanlara
mahkumları küçük düşürme fırsatı veriyordu. Cabana'da
mahkumlar ailelerinin önüne çıplak çıkmak zorunda
bırakılıyordu. Erkek mahkumlar eşlerinin mahrem
yerlerinin aranmasını izlemek zorunda bırakılıyordu.
Küba cezaevlerinde kadınların durumu büsbütün felaketti,
çünkü savunmasız bir biçimde gardiyanların sadist
işkencelerine hedef oluyorlardı. 1959'dan sonra 1100'den
fazla kadın, siyasî nedenlerle tutuklandı. Bunlar
1963'te Guanajay Cezaevine kapatıldı. Birçok tanık dayak
ve küçük düşürme yöntemlerine sıkça başvuru olduğunu
söylüyor. Bir örnek verecek olursak, kadın mahkumlar
yıkanmak üzere duşlara gitmeden önce gardiyanların
önünde soyunmak zorunda kalıyordu, gardiyanlar da onları
nedensiz yere dövüyordu.45
Küba'da devrim sonrasında yaklaşık 10 bin kişi idam
edildi. 30 bini aşkın insan ise üstte anlatılan
koşullarda hapsedildi. Komünist rejim, başka her yere
olduğu gibi, Küba'ya da acı, işkence ve korku getirdi.
Dahası Küba halkı giderek daha da fakirleşti.
AFGANİSTAN'DA SOVYET KATLİAMLARI
Marxist-Leninist Bolşevik ideolojisinin ve Sovyet
Rusya'nın vahşet bilançosunu incelerken, Sovyetler
Birliği tarafından işgal edilen ülkeleri de gözönünde
bulundurmak gerekir. Bu ülkelerin içinde en çok zulme
maruz kalan ise Afganistan'dır.
Afganistan'da 1978 yılında ordudaki komünist
generallerin ve bazı komünist sivillerin organize ettiği
bir darbe gerçekleşti. Darbeciler ülkeyi komünist bir
rejimle yöneteceklerini ilan ettiler. Dahası, dine karşı
zalim bir savaş başlattılar. Bu politika konuyla ilgili
bir kitapta şöyle anlatılıyor:
Kısa bir süre sonra komünist hükümet
din karşıtı bir kampanya başlattı. Kuran halka açık
meydanlarda yakıldı. Dini yetkililer (imamlar)
tutuklandı ve öldürüldü. Şii nüfus içinde çok etkili bir
dinî grup olan Müceddedîler Aşireti'nden bir gecede, 6
Ocak 1979'da, aynı soydan gelen 130 erkek katledildi.
Her din, her mezhep için dini ibadet yasaklanmıştı.46
Afgan komünistler aslında Sovyetler Birliği'nin
paralı birer maşasından başka bir şey değildiler.
Moskova'dan gelen "danışman"ların direktifleriyle
hareket ediyor, onların gösterdiği şekilde kendi
halklarına karşı kitle katliamları
gerçekleştiriyorlardı. İktidarda kaldıkları kısa zaman
zarfında, büyük bir terör uyguladılar:
1979 Martı'nda Kerala köyü... 1700
yetişkin ve çocuk, köydeki erkek nüfusun tamamı meydana
toplandı ve yakından nişan alınarak otomatik silahlarla
tarandı; ölüler ve yaralılar bir buldozer yardımıyla üç
ayrı çukura üst üste gömüldü. Kadınlar korku dolu
gözlerle, uzun dakikalar boyunca kapanan çukurların
oluşturduğu tepeciklerin sarsıldığını gördü: Diri diri
gömülenler dışarı çıkmaya çalışıyordu. Sonra sarsıntılar
kesildi. Anaların ve dulların hepsi Pakistan'a gitti.47
Kızılordu 1979 yılında işgal
ettiği Afganistan'da çocuk-kadın ayrımı
yapmaksızın vahşi bir soykırım yürüttü. Üstte,
1984 yılında Moskova'da sözde "zafer yürüyüşü"
yapan Kızılordu birlikleri.
|
Terör Kabil kentini de sarmıştı. Kentin
doğusunda bulunan Pole Çarkı Cezaevi, toplama kampına
dönüştürüldü. Cezaevi Müdürü Seyid Abdullah mahkumlara
şöyle bir açıklama yaptı: "Sizler çöp haline getirilmek
için buradasınız." İşkence en geçerli yöntemdi.
Cezaevinin en büyük cezası, diri diri lağım çukuruna
atılmaktı. Bir gecede onlarca mahkum yüzlerce nedenle
idam edilirdi; cesetler ve can çekişen bedenler
buldozerler yardımıyla üst üste gömülürdü. Stalin'in
cezalı halklar için uyguladığı yöntem yeniden
kullanılmaya başlandı. 15 Ağustos 1979'da Hezarelerden
300 kişi direnişe destek verdikleri gerekçesiyle
tutuklandı; 150'si buldozerler yardımıyla diri diri
gömüldü, öteki 150'si benzine bulanarak canlı canlı
yakıldı. 1979 Eylülü'nde cezaevi yönetimi 12 000
mahkumun öldürüldüğünü kabul etti. Pole Çarkı
Cezaevi'nin müdürü duymak isteyenlere şöyle diyordu:
"Yalnızca bir milyon Afganlıyı sağ bırakacağız,
sosyalizmi kurmak için bu kadar adam yeter."48
Tüm bunlar, Moskova'dan yönetilen uygulamalardı.
Gerçekte Afganistan'daki tüm iç karışıklık, Sovyetler
Birliği'nin önceden planladığı bir gelişmeydi. Moskova,
Afganistan'daki komünistlere darbe yaptırmayı, sonra da
bu sözde "demokratik" rejimi korumak bahanesiyle ülkeyi
işgal etmeyi önceden kararlaştırmıştı. Moskova'yı bu
plana iten neden ise, bugün pek çok siyasi tarihçinin
kabul ettiği üzere, o dönemde İslam'ın komünistler
tarafından bir tehlike olarak görülmesi idi.
Sonunda komünist Afgan rejimine karşı Müslüman
mücahitlerin düzenlediği direnişi bahane eden Kızılordu,
27 Aralık 1979'da Afganistan'ı işgal etti. Bu işgalle
birlikte Afgan halkına karşı uygulanan vahşetin de çapı
büyümüş oldu.
Kızılordu, Afganistan'ı 1979 yılında işgal etti ve
tam 10 yıl bu ülkede işgalci bir güç olarak kaldı.
Mücahit grupların Kızılordu'ya karşı başlattığı haklı
direnişi ise, en zalim ve acımasız yöntemlerle
bastırmaya çalıştı. Bir Afgan direnişçi, Kızılordu'nun
yöntemlerini şöyle anlatıyordu:
Sovyetler bir eve saldırdılar mı, o
evdeki kadınları öldüresiye döver, onlara tecavüz
ederdi. Ne yazık kî bu barbarlık içgüdüsel olarak değil,
programlanmış olarak gerçekleşiyordu; böyle eylemler
yaparak toplumumuzun temellerini yıkıyorlar ve bunu çok
iyi biliyorlardı.49
Kızılordu Afgan Müslümanlara karşı en alçakça
yöntemleri kullandı: Afgan çocuklarının oyuncak sanarak
ellerine almalarını sağlamak için "oyuncak şekilli
mayınlar" yapılıyor, yakalanan mücahitlere korkunç
işkenceler yapılıyor, sivil halk tereddütsüz
bombalanıyordu. 10 yıl süren Kızılordu işgalinin
sonunda, on binlerce ölü, bir o kadar da sakat geride
kaldı. Bugün Afganistan, dünyanın en çok takma kol ve
bacak imal edilen ülkesi. Çünkü Kızılordu'nun mayınları
on binlerce Afgan gencinin kolsuz ve bacaksız kalmasına
neden oldu. Sovyetler'in geri çekilmesinden sonra ise,
istikrarsızlığa sürüklenen Afganistan, kanlı bir iç
savaşa sahne oldu. Kısacası, 1970'lerde Moskova'nın
kışkırtmasıyla başlayan vahşet, çeyrek asır boyunca
Afganistan'a büyük acı ve zulüm yaşatmıştır.
Biraz önce de belirttiğimiz gibi komünist Rusya İslam
Dini'nin giderek yayılmasını kendisi için bir tehlike
olarak görmüştü. Yaptığı zulüm uygulamaları da İslam'ın
yayılışını önlemek amaçlı idi. Bunun için halkın ibadet
etmesini yasaklıyor, Kuran'ları yakıyor, imanlı
insanları katlediyordu. Ancak burada bu inkarcı sistemin
akledemediği önemli bir nokta vardır: Dini inkar edenler
Allah'a samimi imanı kavrayamadıkları için, kutsal
kitapların ortadan kaldırılması ile inancın da yok
olacağını zannederler. Oysa insanın imanı kalbindedir.
Ve samimi iman eden insanlar, başlarına gelen her türlü
zorluğun Allah'tan bir deneme olduğunu bilir ve her şart
altında bunlara sabrederler. Allah bir ayetinde
inananlara şöyle bildirmiştir:
Andolsun, Biz sizi biraz korku,
açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden
eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri
müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki:
"Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na
dönücüleriz." Rablerinden bağışlanma ve rahmet bunların
üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır. (Bakara
Suresi, 155-157)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, iman eden
insanlar dünyada çeşitli yollarla denenmekte ve
karşılaştıkları her sıkıntıda Allah'a yönelip, O'ndan
yardım istemektedirler. İşte bu yüzden müslümanlar için
başlarına gelen zorluklar bir sıkıntı ve ümitsizlik
konusu değil, aksine Allah'ın Kuran'da bildirdiği ve
ahirette daha üstün bir dereceyi kazandırabilecek bir
vaat olması dolayısıyla şevk vesilesidir.
KOMÜNİST VAHŞETİN FELSEFESİ:
İNSANLARIN HAYVANLAŞTIRILMASI
Bu bölümün başından bu yana incelediğimiz bilgiler
göstermektedir ki, Marx ve Engels gibi materyalist
ideologların ortaya attığı komünizm yanılgısı, 20.
yüzyılı kana boğan bir ölüm makinesi olmuştur. Komünizm,
insanlığa korkunç cinayetler, işkenceler, sürgünler,
çalışma kampları, kıtlıklar, toplumsal baskılar ve
korkulardan başka bir şey getirmemiştir.
Ancak aynı vahşetlerin ileride tekrar yaşanmaması
için, bu vahşetin gerçek sebebini iyi irdelemek gerekir.
Sorun, sadece Lenin veya Stalin gibi diktatörlerin
kişisel hırs ve zalimlikleri midir? Yoksa sorun,
Darwinizm kaynaklı komünist ideolojinin uygulanması
mıdır?
Konuyu incelediğimizde, ikinci seçeneğin doğru
olduğunu görürüz. Vahşet, komünizmin felsefesinin doğal
bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Bu olgunun temelinde, insanların bir "havyan türü"
olarak görülmesi yer alır. Komünizm, Marx'ın ısrarla
belirttiği gibi, Darwin'in evrim teorisine dayanmaktadır
ve bu teori insanı "gelişmiş bir hayvan" olarak tarif
etmektedir. Dahası, insanlar arasında çatışmanın,
baskının, zulmün, güç mücadelesinin doğal ve meşru
olduğunu telkin etmektedir. Bu felsefeyi benimseyen bir
insanın elinde yeterli güç ve imkan bulunduğunda, her
türlü zulüm ve vahşeti işlemesi çok kolaydır.
Nitekim geçmişe baktığımızda, komünistler tarafından
işlenen vahşetlerde, insanların "hayvan türü" olarak
görülmesinin büyük rol oynadığı açıkça görülür. Komünist
ideologlar, karşıtlarını birer hayvan olarak tanımlamış,
dahası yönettikleri insanları da psikolojik olarak
"hayvanlaştırmaya" yönelik bir politika izlemişlerdir.
Komünizmin Kara Kitabı'nda, söz konusu politika şöyle
açıklanmakta:
Adam öldürmek bir eğitim gerektirir;
herkes komşusunu öldürmekte bir kararsızlık yaşar, buna
karşı uygulanabilecek en etkili eğitim, kurbanının
insanlığını yadsımayı, ona geçici olarak "insan değilmiş
gibi görmeyi" öğretmektir. Alain Brossat haklı olarak
şöyle yazar: "Barbar temizlik ayini, ölüm makinesinin
tam verimle çalışması, işkence söylemleri ve
uygulamalarında ötekinin hayvanlaştırılmasından, düşsel
ve gerçek düşmanların hayvanlar dünyasına sokulmasından
başka bir şey değildir...."50
KOMÜNİZMİN AMACI:
İNSANIN HAYVANLAŞTIRILMASI
Komünizm, insanları güdülmesi
gereken bir hayvan sürüsü olarak görür. Sürünün
güdülmesi için, işkence edilmesi, aç bırakılması,
korkutulması gerektiğine inanır. Darwinizm'in bir
uygulaması olan bu gaddar ideolojii, Rusya'nın
Çarlık dönemindeki bu fakir köylü ve işçilere
sadece daha fazla acı ve zulüm getirmiştir.
|
Brossat, bu kızılca kıyametin ve şölenlerin
gerçek bir ötekini hayvanlaştırma geleneği
oluşturduğunu, aynı geleneğin XVIII. yüzyıldan itibaren
yapılan siyasî eleştirilerde de görülebileceğini
anımsatır. Bu eğretilemeli ayin, özellikle hayvan
imgeleri aracılığıyla gizli bunalım ve çatışmaların dışa
vurulmasına yol açıyordu. Moskova'da 1930'lu yıllarda bu
tür söylemlerin hiçbir eğretilemeli yanı kalmamıştı:
"Hayvanlaştırılmış" düşmana önce bir av hayvanıymış gibi
davranılır, sonra da bırakılırdı; tabiî burada önce
ensesine bir kurşun sıkılırdı. Stalin bu yöntemleri
sistemleştirip genelleştirdikten sonra Çinli, Kamboçyalı
ve öteki takipçileri bundan geniş ölçüde yararlandı.
Bununla birlikte yöntemleri ilk bulan Stalin değildir.
Lenin'i de bu suçlamaların dışında tutamayız; iktidarı
ele geçirdikten sonra bütün düşmanlarını "zararlı
böcek", "bit", "akrep" ya da "vampir" olarak
görüyordu.51
İşte komünizmin insanları hayvan olarak gören bu
bakış açısının temeli, Darwinizm'dir. Bu, Marx, Engels
ve Lenin tarafından defalarca vurgulanmış bir gerçektir.
Dolayısıyla, komünist vahşet, Darwinizm'in bir
uygulamasından başka bir şey değildir.
Birer
vahşi hayvan muamelesi görerek kafeslere kapatılan
Kızılordu tutsakları.
|
Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi
(GÉODE-Paris X) araştırma müdürü ve komünizm tarihi
uzmanı Stéphane Courtois, bu konuda şu yorumu yapar:
Komünizmde toplumsal-siyasî bir
öjenizmin, toplumsal bir Darwinciliğin varlığından söz
edilebilir. Dominique Colas'ın yazdığı gibi, "Lenin,
toplumsal türlerin evrimi konusundaki bilgilerin
efendisi olarak, tarih mahkum ettiği için yok olması
gerekenlere karar verir. Bilim yoluyla -Marxizm-Leninizm
gibi ideolojik ve siyasî tarih- burjuvazinin insanlık
evriminde aşılmış bir evreyi temsil ettiğine karar
verildikten sonra, bu sınıfın ortadan kaldırılmasına,
hatta bu sınıfı oluşturan ya da bu sınıfa şu ya da bu
şekilde ait olan bireylerin öldürülmesine haklı
gerekçeler bulunabilir.52
Courtois, bu yorumunun ardından da şu soruyu
sormaktadır:
Marxizm-Leninizm'in kökleri Marx'tan
çok, toplumsal meseleye uygulanan ve ırk meselesiyle
yanılgılara düşen sapkın bir Darwinciliğe bağlanamaz
mı?53
Kuşkusuz bağlanabilir. Dahası, komünizmin kökeni
zaten mutlak olarak Darwinizm'dir. Hem de bu Darwinizm,
"sapkın bir Darwincilik" değil, Darwinizm'in bizzat
kendisidir. İnsanların bir hayvan türü olduklarını,
aralarında kaçınılmaz ve doğal bir çatışma olduğunu,
tarihin bu şekilde işlediğini, insanın yaptıkları
nedeniyle kimseye hesap vermeyeceğini ve diyalektik
materyalizmin tüm diğer safsatalarını ileri süren ve
bunu da "bilimsellik" kisvesi altında yapan kaynak
Darwinizm'dir. Darwin bunun teorisini kurmuş,
komünistler ise hayata geçirmiştir.
20. yüzyılın kanlı komünizm bilançosu, aslında
"uygulamalı Darwinizm"dir. |