ASYA'DA KIZIL TERÖR
MAO'NUN GERİLLA SAVAŞININ
MİLYONLARCA KURBALARINDAN BİRİ
|
Komünizm Avrupa'da doğmuştu. İlk devrimini daha
doğuda, Rusya'da gerçekleştirdi. 20. yüzyılın ikinci
yarısında ise, daha da doğuya doğru ilerledi. 1949
yılında dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin, Mao
Tse-tung'un önderliğindeki komünist gerillalar
tarafından ele geçirildi. On yıllardır Çin'in çeşitli
bölgelerinde hükümet kuvvetlerine karşı gerilla savaşı
yürüten Mao'nun militanları, böylece dünyanın ikinci
büyük komünist devrimini gerçekleştirdiler. Bu ikinci
büyük devrimin sonuçları ise aynı birincisi, yani
Bolşevik devrimi gibi oldu: Cinayetler, kitle
katliamları, işkenceler, kıtlıklar, yoksullaşma,
yozlaşma ve kendi içine kapalı, donuk bir korku
toplumu...
Mao, komünizme Lenin'den sonra ikinci önemli değişimi
getiren teorisyen oldu. Mao'nun Marxizm'e üç önemli
konuda yenilik getirdiği kabul edilir:
1) Marx ve onu izleyen diğer komünist ideologların
"işçi sınıfı" (proleterya) kavramına atfettikleri önemin
aksine, Mao "köylü sınıfını" devrimin öncüsü olarak
kabul etmiş ve "köylü sosyalizmi" kavramını ortaya
atmıştır.
2) Lenin'in şehir merkezlerinde eylem yaparak devrim
hazırlığı yapan komünist parti anlayışı yerine, Mao
"gerilla savaşı" yöntemini geliştirmiş ve şehir
merkezlerinde değil kırlarda ve dağlarda örgütlenen bir
komünist parti oluşturmuştur.
3) Marxizm'in temelinde yer alan ve Lenin tarafından
da benimsenen enternasyonalist (uluslararasıcı) yaklaşım
yerine, Mao milliyetçiliğe önem vermiş ve "milliyetçi
sosyalizm" kavramını geliştirmiştir.
Gerçekte
Mao'nun üstteki üç farklı yaklaşımının asıl nedeni,
içinde bulunduğu şartlardır. Çin gibi neredeyse tamamen
köylü nüfustan oluşan ve tutucu bir milliyetçi anlayışa
sahip bir ülkede, Mao için "milliyetçi köylü
sosyalizmi"ni ortaya atmaktan başka bir seçenek
olmamıştır. Köylülüğe önem veren Mao, kaçınılmaz olarak
köylüler arasında örgütlenmiş ve yine kaçınılmaz olarak
"kır gerillası" modelini uygulamıştır.
Bu nedenler, Maoizm'in veya diğer bir ifadeyle
Maoculuğun neden Leninizm'den farklı olduğunu açıklar.
Aynı zamanda, neden Leninizm'den bile daha vahşi, barbar
ve katı bir ideoloji olduğunu da açıklar. Çünkü zaten
acımasız, vahşi ve kan dökücü bir ideoloji olan
komünizme, Maoculukla birlikte, cehalet, fanatik
milliyetçilik ve kültür-medeniyet düşmanlığı da
eklenmiştir ki, ortaya tam bir facia çıkmıştır. Maoculuk
komünizmin en kötü versiyonudur, deyim yerindeyse
"beterin beteri"dir.
Çin
komünizmi, Stalin Rusyası'nın desteğiyle gelişti
ve iktidara geldi. Ancak Kızıl Çin'in vahşeti,
Stalin'i bile gölgede bırakacaktı. |
Maoculuk, sadece Çin'de değil, Çin'in ardından
Kamboçya (Kızıl Khmerler döneminde), Kuzey Kore ve hatta
Arnavutluk'ta bile etkili olmuştur. Mao'nun Stalin'in
yardımlarıyla iktidara gelmesine ve Stalin döneminde
Sovyet-Çin ilişkilerinin çok iyi olmasına rağmen,
1960'larda bu ilişki bozulmuş ve sonuçta iki ülke düşman
haline gelmiştir. Çin-Sovyet rekabeti komünist dünyada
da etkili olmuş, Sovyet müttefikleri ile Çin
müttefikleri birbirinden ayrılmıştır.
Maoculuğun Çin'e ve Çin'in yolunu izleyen komünist
ülkelere getirdiği sonuçlar ise, Leninizm kadar kanlı ve
karanlıktır. Ancak Maoculuk, başta da belirttiğimiz gibi
"beterin beteri" olarak, Lenin'in ve Stalin'in
Rusyası'ndan bile daha korkunç rejimler üretmiştir.
Asya'yı saran bu kızıl vahşetin hikayesi, ilerleyen
sayfalarda ortaya konmaktadır.
DARWIN'İN ÇİN
SEFERİ
Komünizm gerçekte sapkın bir Avrupa
ideolojisidir. Avrupalı filozoflar tarafından ortaya
atılmış, ilk kez Avrupalı eylemciler tarafından
uygulamaya konmuştur. Ve gerçekte Avrupa'da kök salan
materyalist din düşmanlığının bir sonucundan başka bir
şey değildir. Çin gibi Avrupa'dan her anlamda uzak,
içine kapalı bir ülkeye kadar bu ideolojinin nasıl
ulaştığı ve orada nasıl kök saldığı merak edilebilir. Bu
merakla yakın Çin tarihine baktığımızda ise, karşımıza
tanıdık bir tablo çıkar: Çin'e komünizmin gelmesi,
ateizmin gelmesiyle eş anlamlıdır. Ateizmin gelmesi ise,
Darwinizm'in gelmesi demektir.
Çin, 18. yüzyılın sonlarına dek Batı kültüründen son
derece uzak, kendi içine kapalı bir toplum olmuştur. 19.
yüzyılda ise ülkeye gelmeye başlayan İngiliz tüccarlar,
pek çok değişimi de beraberinde getirmiştir. Bu
tüccarlar tarafından Çin'e ilk kez o zamana kadar
tanınmamış bir madde olan afyon getirilmiş, Çin
toplumunda bir salgın gibi yayılan afyon tüketimi
yüzünden Çin ve İngiltere arasında iki kez savaş
çıkmıştır. Sonunda İngiltere, Çin'i dize getirmiş ve
Hong Kong başta olmak üzere Çin'in önemli kentleri
İngiliz etkisi altına girmiştir.
İngiliz emperyalizminin bu şekilde Çin'e girmesi, bu
emperyalist yapının bilimsel dayanağı haline gelmiş olan
(bkz. Harun Yahya, Darwin'in Türk Düşmanlığı)
Darwinizm'i de bu ülkeye sokmuştur. 19. yüzyıl
Avrupası'na hakim olan materyalist ve Darwinist
fikirler, Çinli aydınlar arasında hızla yayılmaya
başlamıştır. Evrimci yazar Robert Miller, Encyclopedia
of Evolution (Evrim Ansiklopedisi) adlı kitabında bu
konuda şunları yazar:
19. yüzyılda Batı, Çin'i, izole olan
ve eski gelenekleri sürdüren bir uyuyan dev olarak
görüyordu. Çok az Avrupalı, Çinli entelektüellerin
Darwin'in evrim teorisini hevesle benimsediklerini ve
değişim için ümit vaat ettiğini kavradıklarını anladı.
Çinli yazar Hu Shih'e göre 1898'de Thomas Huxley'in
Evrim ve Etik kitabı yayımlandığında Çinli
entelektüeller tarafından hızla onaylandı. Zengin
kişiler ucuz Çin yayımlarına sponsorluk ettiler, böylece
kitlelere geniş bir şekilde yayılabildi.57
 
Darwin, Huxley ve Galton: Çinli
entelektüelleri faşizme ve komünizme yönelten üç
önemli
evrimci. |
Osmanlı'nın son dönemlerinde Batı etkisiyle
materyalist fikirlere kapılan bazı Jön Türkler gibi,
Çin'in son dönemlerinde de materyalizmi ve Darwinizm'i
benimseyen ideologlar ortaya çıkmıştır. Bu gelişmenin de
etkisiyle, 1911 yılında binlerce yıllık Çin
İmparatorluğu lağv edilmiş ve yerine Çin Cumhuriyeti
kurulmuştur. Cumhuriyeti kuran kadro, her ne kadar Batı
aleyhtarı bir söylem ve politikayla ortaya çıksa da,
gerçekte Batı emperyalizminin temellerini oluşturan
ırkçı ve Sosyal Darwinist anlayışı aynen
benimsemişlerdir. Amerikan The New Republic dergisinde
Jacob Heilbrunn imzasıyla yayınlanan bir makalede bu
konuda şunlar yazılıdır:
O günlerde Batı'ya karşı Batılı
fikirleri ve icatları kullanma düşüncesi zirvedeydi. 4
Mayıs 1919'da Pekin'de gerçekleştirilen ünlü protesto
gösterilerinin öncesinde, modernizm, demokrasi,
yurtseverlik ve bilim çağrıları yapılıyordu... Ama Tu
Wei-ming'in sonradan yazdığına göre, "aslında bunlar ne
bilim ne de demokrasiydi, sadece pozitivizm ve
popülizmdi. 4 Mayıs döneminde, Jakobenvari kollektivizm
Çin'deki entelektüel dünyayı sarmış durumdaydı." Gizli
bir derginin yayıncılığını yürüten Liang Qichao gibi
reformistler, Darwin ve Spencer'ın basitleştirilmiş ama
popüler bir versiyonundan son derece etkilenmiş
durumdaydı. Irklar arasındaki savaşı, ilerlemenin bir
gereği olarak görüyorlardı.58
Alıntıda
adı geçen Herbert Spencer, Darwin'le aynı dönemde
yaşamış ve Darwin'in teorisini toplum bilimlerine
uyarlamış ırkçı bir düşünürdür. Avrupalı ırkların
üstünlüğünü, ırklar ve milletler arasında daimi bir
çatışma olması gerektiğini, toplumda fakirlere ve
düşkünlere yardım edilmemesini ve daha pek çok şiddet,
adaletsizlik ve zulüm yanlısı fikri ortaya atmıştır.
Darwin'den ve
Spencer'dan etkilenen Çinli entelektüeller arasında, Yen
Fu (veya Yan Fu) ile Ding Wenjiang gibi, modern Çin'in
kuruluşunda fikirleriyle büyük etki oluşturan isimler de
vardı. Amerikalı tarihçi Benjamin Schwartz Chinese
Communism and the Rise of Mao (Çin Komünizmi ve Mao'nun
Yükselişi) adlı kitabında, Yen Fu'yu ve onun Darwinist
fikirlerini önemle vurgular. Schwartz'a göre, Yen Fu,
"Spencer'ın teorisi gibi Batılı ideoloji ve teorileri
aynen almış ve bunları toplumu dönüştürmek ve güç ve
zenginliğe ulaştırmak için meşru yöntemler olarak
görmüştür.59 Schwartz'ın ifadesiyle, Yen Fu için "Darwin'in teorileri
sadece gerçekliği tarif etmekle kalmamış, aynı zamanda
değerleri ve izlenecek yöntemleri de belirlemiştir."60
Ding Wenjiang (Ting Wen-chiang diye de yazılır) ise
komünizme öncülük etmiş bir diğer önemli Çinli
ideologdur. Onun görüşlerinin temel dayanağı da yine
Darwinizm'den başka bir şey değildir. Ding, 1910'lu ve
20'li yıllarda Çin'i etkileyen "Yeni Kültür" hareketinin
en önemli temsilcisidir. Bu hareketin en önemli
özelliği, Çin toplumunun dini inancı olan Konfüçyanizm'e
karşı çıkması, bunun yerine materyalist bir dünya
görüşünü savunmasıdır. (Yeni Kültür hareketi, hem
Mao'nun komünizminin hem de ona rakip olan Chiang
Kai-shek faşizminin fikri öncüsüdür.)
Darwinizm Çin'de hem komünizmi hem
de faşizmi körüklemişti. Chiang Kai-shek,
Darwinizm'den etkilenen faşistlerin
lideriydi. |
Amerikalı tarihçi Charlotte
Furth Ting Wen-chiang: Science and China's New Culture
(Ding Wenjiang: Bilim ve Çin'in Yeni Kültürü) adlı
kitabında, Yeni Kültür hareketinin duayeni olan Ding
Wenjiang'ı çok detaylı olarak inceler. Furth'a göre,
Ding'in yaptığı şey, Darwin, Huxley ve Spencer gibi
evrimci ideologların fikirlerini Çince'ye çevirmekten
başka bir şey değildir. Hatta Furth bu nedenle Ding'i
"Çin'in Huxley'i" olarak tanımlar.61 (Huxley, Darwin'in en büyük destekçisidir ve hatta bu
nedenle yaşadığı dönemde "Darwin'in çoban köpeği" olarak
anılmıştır.) İngiltere'deki Glasgow Üniversitesi'nde
zooloji ve jeoloji üzerine çalışan Ding, 1911 yılında
Çin'e dönmüş ve yeni kurulan Çin Cumhuriyeti'nde
Darwinist ve materyalist fikirleri yaymak için çaba
harcamıştır. Ding, Charles Darwin'in kuzeni olan Francis
Galton tarafından ortaya atılan öjeni teorisini dahi
savunmuştur.62 (Öjeni, bir insan ırkının içindeki hasta ve sakat
insanların yok edilmesi ve sağlıklıların
"çiftleştirilmesi" yoluyla sözde evrimsel bir ilerleme
sağlamayı amaçlayan teoridir ve en yoğun olarak Nazi
Almanyası'nda uygulanmıştır.)
Yeni Kültür hareketi hakkındaki önemli bir yorumu da,
Harvard Üniversitesi tarih profesörü James Reeve Pusey
yapmaktadır:
Yeni Kültür hareketinin sloganlarının
hepsi, Darwin'in daha önceden desteklemiş olduğu
sloganlardı ve şimdi yine bu sloganları desteklemeye
devam ediyordu. O (Darwin), Yeni Kültür hareketinin en
önemli ruhani lideriydi... Çünkü onun teorisi, Yeni
Kültür hareketi liderlerinin ısrarla belirttiği gibi...
"bugünün geçmişten daha iyi olduğunu, ve geleceğin de
bugünden daha iyi olacağını ispatlıyordu". Bu,
anarşistlerin ortaya attığı "şimdiyi düşün ve geçmişi
boşver" veya sonradan komünistlerin ortaya atacağı
"şimdiye önem ver ve geçmişi unut" solganlarının
ardındaki inancı oluşturuyordu.63
İşte,
20. yüzyıl başlarında Darwinizm'in Çin'e yayılması
sonucunda ortaya çıkan bu gibi Çinli ideologlar, önce
"Kuomintang" partisi altında örgütlenen faşist eğilimli
Çin milliyetçiliğini, ardından da Çin komünizmini
doğurmuşlardır. Kanadalı Darwinist filozof Michael Ruse
New Scientist dergisinde yayınlanan bir makalesinde, bu
konuda şu değerlendirmeyi yapar:
Batıda evrim teorisi dini ve
entelektüel bir engel ile karşılaşmıştı. Ancak Çin'de
böyle olmadı ve Darwinizm bir kerede köklendi. Aslında,
bazı açılardan Darwin neredeyse bir Çinli gibi kabul
ediliyordu! Taoist ve Neo-Konfüçyüsçü düşünce her zaman
insanların "eşyalığını" vurgulamıştır. Varlığımızın
hayvanlarınkiyle aynı olması fikri onlar için büyük bir
şok olmadı... Bugün resmi felsefe (bir çeşit)
Marxizm-Leninizm'dir. Fakat, Darwinizm'in seküler (din
dışı) materyalist yaklaşımı (şimdi yaygın olan felsefe
anlamında) olmadan, taban Mao'ya ve onun devrimcilerine
bağlanamazdı.64
"ÇİN VE CHARLES
DARWIN"
Darwinizm'in 20. yüzyıl Çin tarihi
üzerindeki etkisi o kadar büyüktür ki, ünlü Harvard
Üniversitesi'nden tarihçi James Reeve Pusey, sırf bu
konuyu ele alan China and Charles Darwin (Çin ve Charles
Darwin) adlı bir kitap kaleme almıştır. Kitapta,
Darwin'in Türlerin Kökeni kitabının, İngiltere'de
yayınlandıktan 36 yıl sonra, 1895'te Çince'ye çevrildiği
ve bu tarihten sonra Çin'deki aydınlar arasında
görülmemiş bir hızla yayılarak çok büyük sosyal ve
siyasi etkiler oluşturduğu anlatılmaktadır. Pusey'in
kitabının önsözünde şöyle yazar:
1895'ten sonra Spencer'ın ünlü "uygun
olanların hayatta kalması" kavramının Çince karşılığı,
yani yu sheng lieh pai (güçlüler kazanır, zayıflar
kaybeder)... binlerce makalenin konusu olmuş ve Çin'deki
eğitimli zihinler için herhangi bir fikri aksiyon için
yegane dayanak haline gelmiştir.65
James
Reeve Pusey, China and Charles Darwin adlı kitabında
Çin'de 20. yüzyılın ilk yarısında gelişen fikir
akımlarını incelemekte ve bunların Maoizm'e nasıl zemin
hazırladığını anlatmaktadır. Üzerinde durduğu isimlerden
biri, Liang Chi-chao'dur. Dönemin ünlü yazarlarından
biri olan Liang Chi-chao, kendisini Darwinizm'i ve
materyalist felsefeye kaptırmış bir fanatiktir:
Liang Chi-chao... 16 Ekim 1902
tarihli bir dergideki yazısında materyalizmin idealizme
göre doğru bir felsefe olduğunu ve Darwin'in sayesinde
idealizme karşı galip gelmeye başladığını yazmıştır.
"Son yirmi dört yılda dünya ne kadar da muhteşem," diye
yazmıştır, "evrim teorisine ait olan bir dünya,
materyalizm yükselmiş ve idealizm köşeye sıkışmış
durumda"... Aynı derginin 31 Ekim 1902 tarihli bir
sonraki sayısında ise, Çin komünistleri için sonradan
adeta bir kutsal kitap haline gelecek olan şu cümleyi
kullanmaktadır: "Felsefe... yalnızca iki büyük ekolden
oluşur, materyalist ekol ve idealist ekol."66
China
and Charles Darwin adlı kitapta, Darwinizm'in Çin'de
materyalist, çatışmacı ve devrimci bir kültür meydana
getirdiğini ve bunun Maoizm'in iktidara gelmesindeki en
büyük etken olduğunu şöyle anlatmaktadır:
Darwin, Çin düşüncesinde gerçek bir yeniden doğuşun
gerçekleşmesine ilham vermiş ve bunu özellikle
geleneksel bazı düşünceleri ve eski otoritelerin
itibarını yok ederek yapmıştır.... Ama bu dönem kısa
sürmüş ve yeni bir ortodoksinin (tutuculuğun), yani Mao
Tse-tung'un düşüncesinin empoze edilmesiyle kesilmiştir.
Elbette bu empoze edilen fikir de, Darwinizm'e çok şey
borçludur. Çünkü Darwin şiddet yoluyla değişim ve devrim
kavramlarını meşrulaştırmıştır. Kuşkusuz bu, Darwin'in
Çin'e yaptığı en tarihi etkilerden biridir... 3000
yıldır Çin'de isyan kavramı büyük bir günah olarak
algılanmıştır. Bu güçlü günah duygusuna karşı Mao
Tse-tung.... büyük bir enerjiyle ve Darwinist karşı
çıkışlarla mücadele etmiştir. Sonunda Mao Tse-tung,
Marxizm-Leninizm'in tek bir slogana indirilebileceğini
öne sürmüştür: "İsyan etmek haklıdır".... Bu, isyanın
bir doğa yasası olduğu anlamına gelmektedir ve bu ders
Mao Tse-tung'a Marx tarafından değil, Sun Yat-sen ve
Liang Chi-chao tarafından öğretilmiştir, onlar ise bunu
Darwin'den öğrenmişlerdir.
Darwin
devrim kavramına haklılık kazandırmış ve dolayısıyla
Liang Chi-chao'nun... ve Mao Tse-tung'un kültürel
devrimlerine, yine Sun Yat-sen'in, Chiang Kai-shek'in ve
Mao Tse-tung'un politik devrimlerine yardımcı olmuştur.
Marxistler sanırım bu analizden hoşlanmayacaklardır.
Onlar muhtemelen, zaferlerinin kaynağının Sosyal
Darwinistler olmadığını... komünist devrimde gerçekte
"halk gücü"nün harekette olduğunu, bu gücün toprak
ağalarının baskısı, kapitalist sömürü ve emperyalist
saldırganlık tarafından üretildiğini söyleceklerdir. Ama
bu güç, (komünistler dışında) daha başka güçler
tarafından da kotarılabilirdi... Marxistler
entelektüelleri dönüştürmüşlerdir, ama bunlar zaten daha
önceden Darwinizm tarafından dönüştürülmüş kişilerdir.
Eğer Marxistler Çin'deki kitleleri uyandırmış "öngörü
sahibi" kişilerse, Çin'in daha önceki dönemdeki Sosyal
Darwinistleri de Marxistler'i uyandıran "öngörü sahibi"
kişilerdir... Soru hala gündemdedir: Çin'i Marxizm'e ve
Mao Tse-tung'un düşüncesine uygun hale getirmekle,
Darwin Çin'e ne yapmıştır?67
Yukarıdaki analiz bize Darwinizm'in Çin komünizminin
temeli olduğunu açıkça göstermektedir. Binlerce yıldır
kendi içine kapalı bir imparatorluk olan Çin'i, bir kaç
on yıl içinde Kızıl Çin haline getiren fikri değişimin
motoru, Darwinizm olmuştur.
Darwin'in Çin'i Maoizm'e hazırlamakla ona ne yaptığı
sorusunun cevabını ise birazdan inceleyeceğiz.
MAO NASIL KOMÜNİST
OLDU?
Buraya kadar Çin'i Maoizm'e hazırlayan
fikri dönüşümden söz ettik. Ancak bir de kişisel boyutta
incelenmesi gereken bir örnek vardır: Mao'nun kendisi.
Çin
komünistlerine ait bir propaganda
posteri |
Mao, 1893 yılında Güney Çin'de köylü bir ailenin oğlu
olarak dünyaya geldi. Çocukluğundan itibaren hep Pekin'i
görmeyi, orada yaşamayı hayal etti. 15'ini doldurduktan
sonra başkentte yayınlanan gençlik dergilerini takip
etmeye başladı. Özellikle, önceki sayfalarda
değindiğimiz Yeni Kültür hareketinin yayınlarından biri
olan Yeni Gençlik dergisini severek okuyordu. Bu dergi,
Yan Fu ve Ding Wenjiang gibi Darwinist ideologların
makaleleriyle doluydu.
Genç Mao hep görmek istediği Pekin'e 1918 yılında
gitti. Burada, Pekin Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan
Yang Changzhi ile yakınlık kurdu. Mao'yu yetenekli bir
genç olarak gören Yang Changzhi, onun üniversite
kütüphanesinde işe alınmasını sağladı. Mao, kütüphanede
rafları derleme, kitapların tozunu alma, odaları
temizleme gibi işler yapmaya başladı. Bu sırada, daha
önceden Yeni Gençlik dergisindeki makalelerini beğenerek
okuduğu kütüphane müdürü Li Dazhao ile samimiyet kurdu.
Li Dazhao, komünist fikirlere sahip birisiydi ve bu
yüzden üniversite kütüphanesi de "kızıl salon" olarak
anılır olmuştu. Çin'in komünist teorisyenleri sık sık
burada toplanırlardı. Mao; Marx, Engels, Lenin gibi
isimleri ilk kez burada duydu.
Mao'ya Darwinist ideolojiyi miras
bırakanlardan biri; Sun Yat-Sen
(solda) |
Ancak Mao'nun
komünizmi benimsemesini sağlayan en önemli kişi,
Pekin'de değil Şanghay'daki komünistlerin lideri olan
Chen Duxiu olacaktı. Genç Mao, Pekin'de geçirdiği bir
kaç ayın ardından Şanghay'a gitti ve Chen Duxiu ile
tanıştı. Bu kişinin en önemli özelliği ise, koyu bir
Darwinist olmasıydı. Hatta sırf Darwin hakkında bir
üniversite tezi hazırlamıştı.68 Darwinizm'in Çin'deki en önemli temsilcisi sayılabilecek
olan bu kişi, Mao'nun tüm yaşamındaki en büyük akıl
hocası oldu. Mao, yıllar sonra, "hiç kimse beni Chen
Duxiu kadar etkilememiştir" diyecekti.69
Mao, Darwin'i okuduğu ve ardından
ateşli bir komünist olduğu
yıllarda |
Hong Kong Üniversitesi tarihçisi Clare
Hollingworth, Mao adlı kitabında, Mao'nun Chen Duxiu'nun
Darwinist görüşlerinden çok etkilendiğini, 1970'lerde
bile hala gençlik yıllarındaki Darwin araştırmalarını
nostaljiyle hatırladığını anlatmaktadır.70
Mao, Chen Duxiu'dan bilimsel düzeyde Darwinist
bir eğitim alırken, bir yandan da politik düzeyde
dönemin Çin lideri Sun Yat Sen'den etkileniyordu. İşin
ilginç yanı, modern Çin'in ve Kuomintang'ın (Milliyetçi
Çin Partisi'nin) kurucusu sayılan Sun Yat Sen'in de bir
Darwinist olmasıydı. Amerikalı araştırmacı Jacob
Heilbrunn The New Republic'teki makalesinde, şöyle
yazmaktadır:
Mao, kanlı devrimin ardından Çin
Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ilan
ederken |
Mao'yu belirgin bir biçimde etkileyen kişi,
büyük Çin devrimcisi ve milliyetçisi Sun Yat-Sen idi.
Sun, Çin'in Batılı güçleri altedebilmesi için
milliyetçiliği benimsemesi gerektiğine inanıyordu ve bir
politik Darwinizm doktrini savunuyordu. Sun'a göre "doğa
güçleri her ne kadar yavaş çalışsalar da, büyük ırkları
bile yok edebilirlerdi"... 1920'lerin başlarında Mao,
Kuomintang'ın lideri olan Sun'u destekledi. Sun, kendi
milliyetçi partisi (Kuomintang) ile komünistler arasında
bir ittifak oluşturdu ve hatta Mao bir süre
Kuomintang'ın propaganda dairesini yönetti.71
Darwin'in
ve Marx'ın fikirleriyle beyni yıkanan Mao, 1920 yılından
itibaren ateşli bir komünist olarak sahneye çıktı.
Kendisi gibi düşünen 11 arkadaşıyla, 1921 yılında
Şanghay'da Çin Komünist Partisi'ni kurdu. Bu tarihten
sonra, çeşitli ittifaklar, çatışmalar, gerilla savaşları
ve propaganda yöntemleri kullanarak komünist partiyi
güçlendirecekti. Mao'nun önderliğindeki komünistler, bir
süre Milliyetçi Parti ile işbirliği yaptılar. 1920'lerin
ikinci yarısında ise iki taraf birbirine düşman oldu.
Mao'nun militanları, Çin'in güneyindeki Jiangxi
eyaletine yerleştiler ve burada "kurtarılmış bölge"
adını verdikleri ve merkezi otoritenin yönetimi dışında
kalan bir düzen kurdular. İki taraf arasındaki
çatışmalar yıllar boyu sürdü. II. Dünya Savaşı'nın
ardından komünistlerin "kurtarılmış bölgeleri" giderek
büyüdü ve neredeyse tüm Çin'i kaplamaya başladı. 1949
yılında ise Mao'nun komünistleri başkent Pekin'i ele
geçirdiler ve "Çin Halk Cumhuriyeti"ni ilan ettiler.
1917'deki Bolşevik Devrimi'nden sonra, dünya ikinci
kez bir komünist devrime şahit oluyordu. Bu ikinci
devrimin sonuçları ise, en az birincisi kadar kanlı
oldu.
"BÜYÜK ATILIM" VE BÜYÜK
KITLIK
Mao, 1949 yılına kadar uzun bir gerilla
savaşı yürütmüş ve büyük şehirlerde hakim olan merkezi
yönetime karşı kırlarda ve dağlarda örgütlenmişti. Bunu
başarmak için köylülerle iyi ilişkiler kurmak zorundaydı
ve nitekim öyle yaptı. Mao, köylülere toprak ve özgürlük
vaat etti, komünist Çin kurulduğunda büyük bir refah ve
mutluluk bulacaklarına söz verdi. Bu vaade inanan
köylüler de onu ve gerillalarını destekledi.
Ama Mao iktidara geldikten sonra herşey çok değişti.
Devrimden sonraki ilk yıllarda Mao tüm Çin'e hakim olma
ve komünist otoriteyi her bölgede kurmakla uğraştı. Bu
arada binlerce kişi "sınıf düşmanı" olmak suçuyla
tutuklandı ve halka açık idam gösterileriyle asıldı.
Mao, 1950'lerin ortalarında ise Stalin'in Sovyetler
Birliği'nde uyguladığı kollektivizasyona benzer bir
girişim tasarlamaya başladı. 1958 yılında bu girişim
uygulamaya kondu. Mao, projesine "Büyük Atılım" adını
vermişti. Ama proje Çin halkına sadece büyük bir kıtlık
ve işkence getirdi.
Kızıl Çin'in propaganda posteri:
Marx Engels tarafından başlatılan, Lenin ve Stalin
tarafından sürdürülen komünist ideoloji, en son
Mao tarafından devralınmış... Gerçekte Marx-Engels
ikilisinden Lenin'e ve Stalin'e, onlardan da
Mao'ya aktarılan şey, komünizmin "kan dökme
kuyusu"dur. Lenin ve Stalin 50 milyon, Mao ise 60
milyon insanın
katilidir. |
Büyük Atılım, tüm Çin'in tarımsal ve endüstriyel
üretimini katlamak sloganıyla başlatılmıştı. İşçilerin
çalışma saatleri artırıldı ve makineler hiç durmayacak
şekilde çalıştırılmaya başlandı. Ama tamir ve bakım için
bile durdurulmasına izin verilmeyen makineler kısa süre
sonra bozulmaya ve devre dışı kalmaya başladılar.
Asıl akılsızlık ve facia ise tarımda yaşandı. "Özel
mülkiyeti kaldırarak üretimi artırma" adı altında, tüm
köylüler tarlalarını kooperatifleştirmeye zorlandılar.
Stalin Rusyası'nda yaşanan silahlı zoralımlar tekrar
edildi. Dahası, Çin'in bazı bölgelerindeki köylüler,
kollektivizasyona gönüllü davranmadıkları için Mao
tarafından cezalandırıldılar. Ceza, bu insanların aç
bırakılarak ölüme mahkum edilmesiydi.
Büyük Atılım, kısa zaman içinde büyük bir kıtlığa
dönüştü. Bu, Stalin'in Ukrayna'daki yapay kıtlığı gibi,
insan yapımı bir kıtlıktı. Komünizmin Kara Kitabı'nda
Büyük Atılım dönemi Çin manzaraları şöyle anlatılıyor:
Mao'nun "Büyük Atılım" adını
verdiği girişim o denli akılsızca ve zalimce bir
projeydi ki, ülkenin hem tarımı hem de ekonomisi
felce uğradı. 30 milyonun üzerinde insan da kıtlık
sonucunda öldü. South China Morning Post
gazetesinin Pekin büro şefi Jasper Becker, Hungry
Ghosts: Mao's Secret Famine (Aç Hayaletler:
Mao'nun Gizli Kıtlığı) adlı kitabında bu kıtlığın
içyüzünü detaylarıyla
anlatmaktadır. |
Açlığın siyasi kaynaklı oluşu, yüksek ölüm
oranlarının köktenci Maocular tarafından yönetilen taşra
bölgelerinde yoğunlaşmasıyla kanıtlanmıştır, oysa
buraları olağan zamanlarda tahıl ihracatçısı
bölgelerdi... Henan'daki eylemciler, tıpkı Mao gibi, tüm
zorlukların köylülerin tahılı saklamasından
kaynaklandığına inanmıştı: ülkenin ilk halk komününün
kurulduğu Xinyang'ın (10 milyon nüfuslu) vilayet
sekreterine göre "Sebep gıda eksikliği değildi. Bol
miktarda tahıl vardı, ama burada yaşayanların yüzde
90'ında ideolojik sorunlar bulunuyordu. Köylülerin
tümüne karşı 1959 Sonbaharı'nda askeri türde şiddetli
bir saldırı başlatıldı; bunun sorumluları, Japon karşıtı
gerilla hareketinin yöntemlerini kullanıyordu. En
azından 10.000 köylü hapsedildi; bunların birçoğu o
sırada açlıktan ölecekti. Bütün özel şahıs
mutfaklarındaki araç gereçlerin (kullanılmış çelik
haline dönüştürülmemişlerin), tüm öz tüketimi ve
kooperatif ürünlerini yürütme arzusunu yasaklayacak
biçimde, parçalanması için emir verildi. Sert kış
yaklaşırken, her türlü ateş yakma da yasaklandı! Baskı
eylemleri dehşet vericiydi: Binlerce tutukluya sistemli
işkenceler ve öldürülen çocukların haşlandıktan sonra
tarlalarda gübre olarak kullanılması. Oysa bu sırada,
ulusal bir kampanya "Henan'dan ders alınması" için
propaganda yapıyordu. "Kızıl bayrağın ölüm oranı yüzde
99 olsa bile gönderde tutulacağının" ilan edildiği
Anhui'deki kadrolar, canlı canlı toprağa gömme ve kızgın
demirle işkence gibi eski iyi geleneklere döndüler.72
Mao,
"köylü sosyalizmi" sloganıyla ortaya çıkmış, iktidara
gelene kadar Çinli köylülere hep toprak, aş ve korunma
vaat etmişti. Ama Mao'nun iktidarı, köylülere modern
tarihte eşine rastlanmayacak acılar ve işkenceler
çektirdi:
Olaylar, gerçek bir köylü karşıtı
savaşa dönüştü... Bazı köylerde açlıktan kaynaklanan
ölümlerin oranı yüzde 50'yi geçiyordu; bazen sadece
yönetim kadroları güçlerini kötüye kullanarak yaşama
fırsatı elde ediyordu. Ve aynı Henan'daki gibi,
özellikle de çocukların yenilmek üzere değiş tokuş
edildiği "ortak mezarlar"da yamyamlık olayları çok
sayıdaydı (63'ü resmen doğrulanmıştır)...
Ülkenin tümünde ölüm oranı 1957'de yüzde 1.1'den,
1959 ve 1961'de yüzde 1.5'e, özellikle de 1960'ta yüzde
2.9'a sıçradı. 1957'de yüzde 3.3 olan doğum oranı,
1961'de yüzde 1.8'e düştü. Doğum açıklarını (muhtemelen
33 milyon, bazıları basitçe gecikmiş doğumlardı) hesaba
katmazsak, kıtlığın sonucu yüksek ölüm oranına bağlı
kayıplar 1959'dan 1961'e dek 20 ile 43 milyon kişi
arasındadır. Burada, öyle görünüyor ki Çin'in
tarihindeki –kuşkusuz dünya tarihinin de- en ciddi
açlığı söz konusudur.73
Büyük Atılım yıllarında Çinlilere
komünizm propagandası yapan bir Komünist Parti
militanı |
Büyük Atılım sırasında bir Çin köyünün
yakınından geçen bir Batılı gözlemcinin notları,
Maoculuğun zalim ve alçak yüzünü tarif etmektedir:
Köyün tam yanından geçiyorduk.
Güneşin göz kamaştırıcı ışınları, kerpiç duvarların
arasında biten zümrüt yeşili yaban otlarını
aydınlatıyor, böylece çevredeki bakımlı pirinç
tarlalarıyla kontrast oluşturarak manzaranın
perişanlığını pekiştiriyordu. Yabani otların arasından,
bana bir ziyafet sırasında anlatılmış olan olay birden
gözlerimin önünde canlandı (aynen böyle): ailelerin
çocuklarını yemek üzere birbirleriyle değiş tokuş ediş
sahnesi. Kendi çocukları karşılığında aldıkları
çocukların etini çiğneyen anne babaların kederli
yüzlerini açıkça gördüm. Köyün yakınında bulunan
tarlalarda kelebek avlayan yumurcaklar, bana sanki
ebeveynleri tarafından mideye indirilen çocukların
dünyaya yeniden doğuşu gibi geliyordu. İçim onlara karşı
merhametle doluyordu. Ama anne babalarına çok daha fazla
acıyordum. Başka ebeveynlerin gözyaşları ve acıları
arasında, karabasanlarında bile tatmak zorunda
kalacaklarını hayallerinden geçirmedikleri bu insan
etini yutmaya onları kim zorlamıştı? Bu sırada,
'insanlığın birkaç yüzyıldır, Çin'in ise bin yıllardır
sadece bir tane ürettiği' bu celladın kim olduğunu
anladım: Mao Tse-Tung. Mao Tse-Tung ve müritleri,
yöntemleri ve caniyane siyasetleriyle, açlıktan çılgına
dönen anne babaları; açlıklarını gidermek için kendi
canlarından kopan etleri başka ebeveynlere, açlıklarını
gidermeleri için onların canlarından kopan etler
karşılığında vermeye zorlamışladı. Mao Tse-Tung,
demokrasiyi katlederek işlediği cinayeti temize çıkarmak
için 'Büyük Sıçrama'yı ortaya atmış ve açlıktan şaşkına
dönmüş binlerce, yüz binlerce köylüyü ve eski
yoldaşlarını çapalarla tepelemeye; böylece kendi
canlarını, çocukluk arkadaşlarının eti ve kanıyla
kurtarmaya mecbur etmişti. Hayır, cellat olan onlar
değildi; cellatlar basbayağı Mao Tse-Tung ve
ortaklarıydı.74
MAO'NUN KITLIĞINDA "EVRİMCİ
BİLİM" ETKİSİ
Mao'nun Büyük Atılım politikası
sonucunda 1958-61 yılları arasında Çin genelinde yaşanan
kıtlık, tarihin en büyük ve en ölümcül kıtlığı olarak
kabul edilir. Kıtlık sonucunda ölen insan sayısının 40
milyon kadar olduğu tahmin edilmektedir. Bu, o dönemdeki
nüfusa göre, tüm Türkiye nüfusunun ölmesi kadar korkunç
bir felakettir.
Peki felaketin nedeni nedir? Üstte değindiğimiz gibi
Mao'nun militanları köylüleri kollektivizasyona
zorlamışlar, 100 ila 300 köylü aileden oluşan kalabalık
"komünler" kurmuşlar, bu da tarımsal verimi çok
düşürmüştür. Bazı bölgelerdeki köylüler ise Maocu
yönetim tarafından cezalandırılmış, kasten aç
bırakılmıştır.
Ancak bütün bunlar, 40 milyon insanın nasıl öldüğünü
açıklamaya yetmez. Nitekim bu büyük felaketin bir başka
önemli nedeni daha vardır: Mao, 1930'lu ve 40'lı
yıllarda Sovyetler Birliği'nde uygulanan "Lysenko
modelini" Çin tarımına adapte etmeye kalkmış,
Lysenko'nun denemelerini zorla köylülere uygulatmış ve
bunun sonucunda tarımsal ürünlerinde büyük zayiatlar
olmuştur.
Lysenko konusunu bir önceki bölümde incelemiştik.
Stalin dönemindeki "proleterya bilimi" safsatasının bir
sonucu olarak, Sovyet biyolojisi koyu bir evrimci olan
Trofim Lysenko'ya emanet edilmişti. Lysenko, genetik
bilimini reddediyor ve bunun yerine Darwin'in öncüsü
Lamarck tarafından ortaya atılan "kazanılmış
özelliklerin sonraki nesillere aktarılması" teorisine
inanıyordu. Lysenko'nun hurafesinin Sovyet tarımına
uygulanması, büyük kayıplara yol açmıştı.
Büyük Atılım'ın propaganda
posterlerinde Mao büyük bir tarım dahisi olarak
gösteriliyor ve verimli tarlaların içinde tasvir
ediliyordu. Oysa Mao'nun Lysenko'nun evrimci
hurafelerine dayanarak uygulattığı yöntemler
tarımsal bir facia ile
sonuçlanıyordu. |
Ancak
Mao, Stalin dönemindeki bu faciadan ders almadı. Aksine,
gençliğinden itibaren koyu bir Darwinizm eğitimiyle
yetişen Mao ve kurmayları, "proleterya bilimi"ne
inanmaya devam ettiler ve evrim teorisinin gereklerine
göre bilimi çarpıtmayı sürdürdüler. Büyük Atılım
sırasında Lysenko modeli aynen taklit edildi ve Çin
köylüleri "evrimci bilim"e göre tarım yapmaya zorlandı.
South China Morning Post gazetesinin Pekin büro şefi
Jasper Becker, Hungry Ghosts: Mao's Secret Famine (Aç
Hayaletler: Mao'nun Gizli Kıtlığı) adlı kitabında, Büyük
Atılım sırasında uygulamaya konan Lysenkocu tarım
girişimlerini detaylı olarak anlatır. Becker'in
bildirdiğine göre, her biri ayrı bir felaketle
sonuçlanan bu uygulamalar şöyledir:
Yakın
Ekim: Lysenko, bitki tohumlarının etraflarındaki
doğal şartlara uyum sağlayarak evrimleştiklerini öne
sürmüş ve tohumları birbirine çok yakın olarak toprağa
ekmek suretiyle, aralarında "sosyalist dayanışma"
sağlanacağını iddia etmişti. Maocular bu hurafeyi
uygulamaya geçirdiler. O zamana dek Güney Çin'deki
tarlalarda bir dönüm araziye ortalama 1.5 milyon tohum
ekilirdi. Komünistler 1958 yılında bu rakamın 6-7 milyon
tohuma çıkmasını emrettiler. 1959'da rakamı daha da
artırdılar ve 12-15 milyon tohum ekilmesi emrini
verdiler. Bunun sonucunda ekilen tohumların çok büyük
bir bölümü ziyan oldu ve tarımsal üretimde çok büyük bir
düşüş yaşandı.75
Derin Çapalama: Lysenko'nun yardımcılarından biri olan Teventy
Maltsev, tarlalar daha derin çapalandığında, bitkilerin
köklerinin de daha derinde gelişeceğini iddia etmişti.
Bu Lamarckçı iddia da Çinli komünistler tarafından
benimsendi ve uygulandı. Büyük Atılım sırasında Çinli
köylülere tarlalarını 1.5 metre derinliğe kadar
çapalamaları emredildi. Zorla yaptırılan bu uygulama
neticesinde on milyonlarca köylü aylarca çapalama yapmak
zorunda kaldı. Sonuç yine büyük bir üretim kaybı ve
kıtlıktı.76
Serçe
Katliamı: Mao, tarımsal ürünlere zarar veren
hayvanların soyunun tüketilmesi için bir kampanya
başlattı. Bu kampanyanın en büyük hedefi serçelerdi. Tüm
Çin'de serçeleri avlamak ve öldürmek için özel yöntemler
kullanılmaya başlandı. Ancak bunun sonucunda serçelerin
yediği böceklerin sayısında patlama yaşandı ve bunlar
tarımsal ürünlere serçelerden çok daha fazla zarar
verdiler.77
Gübresiz
Tarım: Lysenko'nun önerilerine uyarak, Çin
komünistleri kimyasal gübrelerin kullanımına son
verdiler. (Tohumların gübresiz kaldıklarında, bu yeni
duruma uyum gösterecek şekilde "evrimleşecekleri" ve
böylece gübre kullanmadan da aynı verimin sağlanacağı
düşünülüyordu.) Bu deneme de tarımsal verimi büyük
ölçüde düşürdü.78
Lysenko'nun evrimci hurafelerine
dayanan tüm bu uygulamalar, tarihin en büyük kıtlığına
sebep oldu. Ama milyonlarca insan açlıktan can çekişerek
ölürken, hiç kimse rejimi ve oluşturduğu felaketi
eleştirmeye cesaret edemiyordu. Bir tek Savunma Bakanı
General Peng Dehuai, Mao'ya bir mektup yazarak kıtlığın
felaketini anlatmaya kalkmış, ama bunun sonucunda
"sağcı" olmakla suçlanarak tasfiye edilmişti. Kıtlık
sırasında resmi raporların hepsinde "tarımsal üretimde
çok parlak sonuçlar elde edildiği" yalanı yazılıyordu.
Dahası, Çin bu yalana dünyayı inandırabilmek için büyük
miktarlarda tahıl ihraç ediyordu. Bazı bölgelerde halk
açlıktan ölürken, tahıl ve pirinçler büyük ambarlarda
saklanıyor, sonra da ihraç için merkezlere
gönderiliyordu.79
Aynı tarım politikası daha sonra Kamboçya ve Kuzey
Kore gibi komünist ülkelerde de uygulandı ve yine aynı
sonucu verdi: Büyük bir verimsizlik, kıtlık ve toplu
ölümler. Komünistler, olağanüstü bir akılsızlık, körlük
ve şuursuzluk içinde Lysenko'nun ve Stalin'in uydurduğu
"komünist tarım atılımı"nı körü körüne uyguladılar.
Çünkü inandıkları materyalist felsefenin temeli olan
evrim teorisi, bunu gerektiriyordu.
MAO'NUN DARWINİST
ZULMÜ
Evrim teorisi, Mao'nun Çin'in başına
getirdiği felaketlerin tümüyle yakından ilgilidir.
İncelediğimiz gibi, 1958-61 yıllarındaki büyük kıtlık,
Lysenko modeli "evrimci bilim"in uygulanması sonucunda
olmuştur. Bunun yanında, bir de Mao'nun ve Çin'e hakim
olan komünist kadronun şaşırtıcı zalimliği ve
acımasızlığı vardır. İnsanları kasten aç bırakma,
yamyamlık gibi akıl almaz bir vahşete zorlama gibi
politikalar, nasıl bir kafa yapısına dayanmaktadır?
Bu, kuşkusuz Mao'nun ve onunla birlikte hareket eden
tüm komünist kadroların insana bakış açısıyla yakından
ilgilidir. Daha önceki bölümlerde Sovyet terörünün
ardında, insanların hayvan olarak görülmesinin yattığını
incelemiştik. Aynı durum Çin örneğinde de geçerlidir.
Mao ve Maocu komünistler, bir hayvan sürüsü olarak
gördükleri halkın çektiği acılardan hiçbir şekilde
etkilenmemiş, bunu doğanın makul ve normal bir işleyişi
olarak görmüşlerdir. Komünizmin Kara Kitabı'nda Mao'nun
bu bakış açısı şöyle ifade edilir:
Mao, Çin'deki hükümranların
geleneğine uygun olarak, ama kendi çevresinde özenle
dokunan efsanenin aksine, köylü denen bu kaba ve ilkel
yaratıkların basit hayatta kalma uğraşları konusunda pek
az endişe gösteriyordu.80
Mao'nun, komünizme muhalif olarak gördüğü
kimseleri Darwinist önyargıyla "hayvan" olarak kabul
edişi, Harvard Üniversitesi'nden tarihçi James Reeve
Pusey'in China and Charles Darwin (Çin ve Charles
Darwin) adlı kitabında da vurgulanır. Pusey "Mao'nun
fikirlerinin, Darwinist ironi ve çelişkilerin güçlü bir
karması olduğunu"81 belirtmekte ve şöyle yazmaktadır:
Mao Tse-tung, 1964 yılında "bütün
aşağılık hayvanlar yok edilecektir" diye tehdit
savurmuştu. Bununla, düşmanlarını insanlıktan
çıkarıyordu, bu kısmen Çin geleneğindeki abartıya,
kısmen de Sosyal Darwinist "realizm"e dayanıyordu. Aynen
anarşistler gibi, devrime tepki duyanları evrimsel
başarısızlıklar olarak görüyor ve soylarının tükenmesini
hak ettiklerini düşünüyordu. Halkın düşmanları insan
değildi ve insan olarak muamele görmeyi hak
etmiyorlardı.82
İnsanı
bir hayvan türü olarak gören anlayış, insanlar üzerinde
"deney" yapmayı da son derece makul karşılıyordu. Büyük
Atılım sırasında, yeni "beslenme" yöntemleri düşünülmüş
ve bunlar açlıktan kıvranan insanlar üzerinde acımasızca
denenmişti:
Hayatta kalanlar ise atların
dışkılarında sindirilmeden kalan mısır tanelerini ve
inek tezeklerinden kurt topluyordu. Bu kişiler aynı
zamanda, ekmek yapımında una yüzde 30 kağıt hamuru ya da
haşlanmış pirince bataklık planktonu karıştırılması gibi
açlık giderici denemelerde kobay olarak kullanılıyordu.
Birinci karışım, tüm kampı sonu ölümle biten dayanılmaz
sancılı kabızlıklara sürüklüyordu; ikincisi de aynı
biçimde hastalığa sebep oluyor, en zayıf olanlar
ölüyordu. Sonunda tüm ülkeye yayılacak olan öğütülmüş
mısır saplarında karar kılındı.83
Mao'nun Büyük Atılım projesi, aslında bir
tür doğal seleksiyon denemesiydi. Mao, Çin toplumunu
olabilecek en ağır şartlara zorluyor, bu yolla zayıfları
ve komünizme karşı olanları eliyordu. Bir yandan da
açlık yoluyla köylülerin beyinlerini yıkamaya, onları
kendisine ve komünist düzene bağımlı hale getirmeye
çalışıyordu. Bu hareketin fikri temeli ise Darwinizm'di.
Nitekim Mao, "Büyük Atılım" sırasında aynı zamanda bir
"eğitim atılımı" başlatmıştı ve bu eğitim kampanyasında
başrolü diyalektik materyalizmle birlikte Darwinizm
oynuyordu. Mao, o dönemdeki bir söylevinde, "Çin
sosyalizminin temeli, Darwin'e ve Evrim Teorisi'ne
dayanmaktadır" diyerek, uyguladığı vahşetin dayanağını
açıkça ifade ediyordu.84
Mao, Büyük Atılım'ın hemen ardından, 30 Ocak 1962'de
Komünist Parti üyelerine yaptığı bir konuşmada ise, Çin
Komünist Partisi ile Darwin arasında şöyle paralellik
kuruyordu:
... Darwin gibi doğa bilimcilerinin
doktrinleri uzun süre insanların çoğunluğu tarafından
kabul edilmemişti, yanlış olarak değerlendirilmişti.
Onlar dönemlerinde azınlıktılar. Bizim Partimiz de
1921'de kurulduğu zaman yalnızca birkaç düzine üyeye
sahipti; biz de azınlıktık. Fakat bu kadar az insan
gerçekliği ve Çin'in kaderini temsil etmekteydi.85
Kısacası
Mao, kendi partisinin çabalarını Darwin'in çabaları ile
eş tutuyor, ona verdiği değeri ve duyduğu hayranlığı bu
sözlerle ifade ediyordu. Kendi komünist partisinin
fikirleri gibi Darwin'in fikirlerinin de ilk başta çok
az insan tarafından kabul gördüğünü, ama bu durumun
fikirlerinin doğruluğunu değiştirmediğini iddia
ediyordu.
Ama tıpkı Darwin'in fikirleri gibi, Mao'nun fikirleri
de birer hurafeydi.
Nitekim Büyük Atılım sonucunda 30 ila 45 milyon Çinli
kıtlık nedeniyle yaşamını yitirdi. Pek çok köylü
kollektivizasyona direndiği için işkence gördü ve
öldürüldü. Komünizm hakkında en ufak bir olumsuz tavrı
görülen on binlerce insan "sınıf düşmanı" ilan edilip
tutuklandı, işkenceye uğradı, Çin'in korkunç
cezaevlerinde hayvan muamelesi gördü ve sonunda idam
edildi.
Söz konusu cezaevleri, Çin komünizminin vahşetinin
sergilendiği özel mekanlardı.
MAO'NUN CEZAEVLERİ
Mao
döneminde Çin tam anlamıyla bir korku toplumu haline
gelmiştir. Bunun nedenlerinden biri, sayıları
milyonlarla ifade edilen insanın çoğunun herhangi bir
somut suçu olmadığı halde, komünizme muhalif sayılarak
tutuklanması, hapsedilmesi ve bir süre sonra büyük
kentlerin meydanlarında düzenlenen idam törenleri ile
öldürülmesidir. Mao'nun direktifleriyle 6 ila 10 milyon
arasında kişinin doğrudan öldürüldüğü hesaplanmaktadır.
Yaklaşık 20 milyon "karşı devrimci" de, ömürlerinin
önemli bir bölümünü cezaevlerinde geçirdi. Ama bu
cezaevlerinde yaşamak, ölmekten beterdi. Komünizmin Kara
Kitabı'nda bu cezaevlerinden şöyle söz ediliyor:
100 metrekarelik bir hücre 300
tutuklu ve Şanghay'daki Merkez Tutukevi'nde 18 bin kişi;
açlık tayınları, iflah kesen işler; sürekli fiziksel
şiddetle beraber (örneğin, tüm yürüyüşlerde başın eğik
durması zorunlu olduğundan, başını kaldırana dipçik
darbesi) insanlık dışı bir disiplin. Ölüm oranı, 1952'ye
kadar kuşkusuz yüzde 5'in çok üzerindeydi, altı ay
içinde Guangxi'deki bir kampta yüzde 50'lerin üzerinde
ya da Shanxi'deki bazı maden ocaklarında günde 300 ölüye
kadar çıkıyordu. En değişik ve en sadist işkenceler
sıradan uygulamalardı; bunların arasında en yaygın olanı
bileklerden ya da işaret parmaklarından askıya
alınmaktır; bir Çinli rahip 102 saat sürekli
sorgulamadan sonra ölmüştü. En kötü gaddarlıklar
denetimsiz bir biçimde ortalığı kasıp kavurabiliyordu:
bir kamp komutanı, birçok tecavüz olayının yanı sıra,
bir yıl içinde 1320 tutukluyu ya katlettirmiş ya da
canlı canlı toprağa gömdürmüştü. O sıralarda oldukça sık
görülen başkaldıranlar da (birçoğu eski asker olan
mahkumların moralman çökmesi için yeterli zaman
geçmemiştir henüz) gerçek katliamlara yol açar: Yanchang
petrol bölgesinde 20 000 mahkumdan birkaç bini idam
edilir; 1949'da bir orman işletmesindeki 5 000 asinin
1000 kadarı canlı canlı toprağa gömülür...86
Özel kelepçeler takmak ve bunları
mahkumların bileklerinde iyice sıkmak, Mao'nun
cezaevlerinde yaygınlıkla uygulanan bir işkence
biçimiydi. Mahkumların ayak bileklerine aynı zamanda
zincirler de geçiriliyordu. Hatta bazen kelepçeler,
mahkumun ne yemesine ne içmesine ne de tuvalete
gitmesine imkan verecek şekilde, penceredeki
parmaklıklardan birine tutturuluyordu. Amaç, bireyi
küçük düşürerek maneviyatını kemirmekti… Halk hükümeti,
her türlü işkenceyi yasakladığını iddia ettiğinden, buna
resmen 'cezalandırma', ya da 'ikna' adı veriliyordu. 87
Tüm bu vahşetin öncelikli amacı, rejim muhalifleri
başta olmak üzere tüm topluma korku salmaktı. Bir diğer
hedef, işkence ve korku yoluyla insanların kişiliğini
çökertmek, onları insanlıktan çıkarmak ve
"hayvanlaştırmak"tı. Mao, bu şekilde bütün Çin nüfusunu
bir hayvan sürüsü haline getirmek ve bu yolla yönetmek
amacındaydı.
Mao'nun Çin üzerindeki bu totaliter ve zalim
projesinin hayata geçirildiği önemli bir dönüm noktası,
"Kültür Devrimi" oldu.
KÜLTÜR DEVRİMİ: ÇİN'İN
TOPLU CİNNETİ
Kültür Devrimi, komünist
ideolojiye aykırı bulunan her kavramı ve her
insanı yok etmek için başlatılmış bir cinayet
furyasıydı. Yandaki propaganda posteri, bu kan
dökme bayramının bir tasviridir: Kızıl
komünistlerin yumrukları tarafından ezilen
anti-komünistler. |
Mao, Büyük Atılım fiyaskosundan sonra
kendisinin "günlük siyasetin üstünde" olduğunu
belirterek elini devlet işlerinden çekmiş, sözde "daha
büyük ve önemli sorunlar" üzerine düşünmeye başlamıştı.
Mao'nun bu sessiz dönemi, 1966 yılında sona erdi.
Kendisine "Büyük Serdümen" lakabı takılmış olan Mao, Çin
devriminin henüz başarıya ulaşamadığını, çünkü
komünizmin insanların zihnine tam olarak
yerleşemediğini, devletin en üst kademelerinde bile
komünizmi anlamamış kadrolar bulunduğunu ve tüm bunları
söküp atacak bir "kültür devrimi" gerektiğini ilan etti.
İDAM EDİLEN
ÜNİVERSİTE PROFESÖRLERİ

Kültür Devrimi boyunca
Kızıl Muhafızlar on binlerce insana işkence
ettiler. Üniversite profesörlerini, devlet
adamlarını, sanatçı ve yazarları tutuklayarak,
halk önünde aşağılayarak, boyunlarına hakaret dolu
yaftalar asarak idam ettiler. |
Kültür Devrimi, bütün Çin devletini ve toplumunu
yerle bir edecek bir sarsıntıydı. Mao'nun telkinleri,
komünist parti saflarındaki cahil gençler üzerinde büyük
etki oluşturdu ve "Kızıl Muhafızlar" adı verilen bu
gençler, ülkenin dört bir yanında terör estirmeye
başladılar. "Doğu Kızıldır" marşını söyleyerek topluca
sokaklarda geziyor, "komünizme aykırı" buldukları
herkesi tutuklayabiliyor veya herşeye
saldırabiliyorlardı. Bu şekilde binlerce üst düzey
bürokrat, üniversite hocası, bilim adamı ve aydın
tutuklandı, korkunç işkencelerden geçirildikten sonra
aşağılanarak idam edildi.
Mao'nun en yakın dostlarından biri ve
eski devlet başkanı olan Liu Shaoqi bile -Mao'nun
emriyle- tutuklandı, halka açık bir meydanda dövüldü,
uzun süre işkence gördükten sonra hiçbir tıbbi yardım
yapılmadan bir hücreye atıldı ve burada kıvranarak öldü.
Mao, sonrasında Çin'in yönetimini ele alacak olan,
Mao'nun en eski "yoldaş"larından Deng Xiaoping'in oğlu
ve Pekin Üniversitesi fizik öğretmeni Pufong, Kızıl
Muhafızlar tarafından sorgulandı, sorgu sırasında
sapıkça tecavüze uğradı, kalın tahta sopalarla dövüldü
ve sonra da sorgu odasının penceresinden aşağı atıldı.
Hayatının geri kalan kısmını, kırılmış parmaklar ve
kaybolmuş duyma yeteneği ile bir tekerlekli sandalyede
geçirecekti.88
Çin'de gerçekleşen bir başka
politik idam: Wang Shouxin adlı bir kadın, rejim
muhalifi olmak suçundan tutuklanmış, askerler
tarafından bağlanmış, diz çöktürülmüş ve tek
kurşunla öldürülmüştür. Bu gibi idamların bir
kuralı, harcanan kurşunun parasının öldürülen
kişinin ailesinden
alınmasıdır. |
Komünizmin
Kara Kitabı'nda, Kültür Devrimi sırasında tutuklanan
üniversite profesörlerine yapılan insanlık dışı
işkenceler bir gözlemcinin sözleriyle şöyle anlatılıyor:
İçeriye daldım. Spor alanında ve daha uzakta üç katlı
yepyeni okul binasının önünde, gerçekten bir 'kara
haydut çetesi' oluşturacak biçimde başları ve yüzleri
siyah mürekkebe bulanmış, tamamı 40 ile 50 kadar, sıra
halinde duran profesörleri gördüm. Bunlar, boyunlarına
asılı, 'gerici akademik otorite bilmem kim', 'sınıf
düşmanı bilmem kim', 'kapitalist yolu tutan bilmem kim',
'çürümüş çetenin başı bilmem kim' gibi –tümü
gazetelerden alınmış niteliklerde- yazılı levhalar
taşıyordu. Her levha, profesörlere infazı bekleyen idam
mahkumlarının görüntüsünü veren birer kırmızı haçla
işaretlenmişti. Tümüne, üzerinde benzer niteleme
sıfatları yazılı eşek takkeleri giydirilmişti;
sırtlarında da pis süpürgeler, toz bezleri ve
ayakkabılar taşıyorlardı.
Profesörlerin boyunlarına da içi
taşla dolu kovalar asılmıştı. Müdürü fark ettim: kova o
kadar ağırdı ki, madeni tel deriye iyice gömülmüştü;
adam sallanıyordu. Hepsi yalınayak, gonglara ya da
tencerelere vurarak alanı dolaşırken bağırıyordu: 'Ben
haydut bilmem kimim'.
En sonunda tümü dizlerinin
üzerine çöktü; tütsüler yaktı ve Mao Tse-Tung'a
'suçlarını affettirmek' için yalvardı. Bu sahne
karşısında aptallaştım, benzimin solduğunu hissettim.
Birkaç kız bayılacak gibi oldu. Dayak ve işkenceler bunu
izledi. Daha önce hiç böyle işkence görmemiştim: onlara
artık su maddeleri ve böcekleri yediriliyor ve elektrik
akımı veriliyordu. Cam kırıkları üzerine diz çökmeleri
için zorlanıyorlar, kollarından bacaklarından askıya
alınarak 'uçak' durumuna sokuluyorlardı.89
Kültür Devrimi sırasında, daha önce Lenin
ve Stalin rejimleri tarafından uygulanmış olan
"insanları hayvanlaştırma" politikası da uygulamaya
kondu. "Halk düşmanı" olarak tespit edilen muhalifler,
halk önünde hayvan taklidi yapmaya zorlanıyordu.
Tutuklanan bazı profesörler, elleri arkadan bağlı olarak
çimlere atılıyor ve "otlanmaları", yani ağızlarıyla
yerdeki çimi yolmaları için zorlanıyordu. Pekin basını
şöyle yazıyordu: "Mao karşıtları, sokakları koşan
farelerdir, öldürün onları, öldürün".90
Kültür Devrimi sırasında suçsuz
yere idam edilen bir başka Çinli. |
Kültür Devrimi, dünya tarihinde eşi benzeri
görülmedik bir toplu delilik kampanyasıydı. Kızıl
Muhafızlar tarafından sadece müzik dinlediği, evcil
hayvan beslediği veya ibadet yaptığı için tutuklanan on
binlerce insan işkence gördü ve idam edildi. Adeta toplu
bir hipnozun etkisi altına giren halk ise, her
türlü vahşeti destekliyor, katliamları seyrederken
destek verdiklerini gösteren naralar atıyorlardı.
Komünizmin Kara Kitabı'nda bu vahşi uygulamalar şu
şekilde tarif ediliyor:
Hepsi ölüme mahkum edilen devrim
karşıtları, bütün halkın davet edildiği açık
duruşmalarda, Kızıl muhafızlar tarafından
parçalanıyorlardı. Halk ise bu esnada "öldür öldür!"
diye bağırıyordu. Kızıl Muhafızlar bazen parçaları
kızartıp yiyor ya da hala canlı olan mahkumun gözleri
önünde ailesine yediriyordu; herkes "eski mülk
sahibi"nin karaciğerinin ve kalbinin yendiği ziyafetlere
ve konuşmacının yeni kesilmiş kafalardan yapılmış bir
kazık dizisi önünde konuştuğu toplantılara davetliydi.
Çin'de yamyamlığa varacak kadar şiddetlenen nefret ve
vahşet hakimdi.91
Propaganda posterleri Mao'yu Çin'e
doğan kızıl güneş olarak tanımlıyordu. Oysa
Maoizm, Çin'e kıtlık, işkence ve "en zayıfların
öldüğü" Darwinist bir arena getirmişti. Yanda: En
az 50 milyon insanın katili olan Mao, ölmeden
önceki son
yıllarında. |
Kızıl Muhafızların tek kaynağı, Mao'nun
sözlerini içeren "Kızıl Kitap"tı. Hepsi Kızıl Kitabı
ezbere biliyor, dahası bilmeyenleri de "sınıf düşmanı"
ilan edip oracıkta dövebiliyor, hatta idam bile
edebiliyorlardı. En normal ve meşru davranışlar bile
"komünizme aykırı" bulunup cezalandırılabiliyordu:
Kızıl Muhafızlar, bu
acınacak derecede ciddi çocuklar, "devrimci enerjiyi
azaltma" diye adlandırılan kedi, kuş beslemeyi ve çiçek
yetiştirmeyi (bahçeye çiçek ekmek, böylece
karşı-devrimcilik oluyordu) yasaklamayı uygun
gördüler... Büyük kentlerde özellikle Şanghay'da
devriyeler uzun ya da briyantinli saçları sorgusuz
sualsiz kırpıyor, dar pantolonları parçalıyor, yüksek
ökçeleri söküyor, sivri uçlu ayakkabıları deliyor ve
dükkanları uygun adlar almaya zorluyordu. Kızıl
Muhafızlar, yoldan geçenleri, kendi seçtikleri Mao'nun
deyişlerinden birini ezbere okutturmak için
durduruyordu. İnsanların çoğu evlerinden dışarı çıkmayı
göze alamıyordu. 92
Kültür
Devrimi o kadar büyük bir cinnet haline gelmişti ki, en
sonunda ordu müdahale etmek ve ülkeyi yeniden düzene
oturtmak durumunda kaldı. 1970'li yıllar boyunca Çin,
Kültür Devrimi'nin yaralarını sarmaya, tahribatını tamir
etmeye uğraştı. Mao, 1976'da öldü. Ardında 50 milyonu
aşkın ölü, on milyonlarca işkence görmüş insan ve
karanlık bir ideoloji bıraktı.
ÇİN'İN İŞGAL ALTINDA
TUTTUĞU ÜLKELERDEKİ VAHŞET
Çin'in Doğu Türkistan'daki
vahşetleri, uluslararası kaynaklar tarafından
ayrıntılı olarak rapor edilmiştir. Uluslararası Af
Örgütü'nün bu konudaki özel yayınında belirtildiği
gibi, Uygur Müslümanları işkence ve infazlarla yok
edilmek istenmektedir. |
Maoizm'in vahşeti, sadece Çin halkına yönelik
değildi. Çin tarafından işgal edilen veya daimi bir
işgal altında yaşatılan halklar da kızıl vahşetin hedefi
oldular. Bunlardan biri, Çin'in batısındaki
"Uygur özerk bölgesinde", bir diğer ifadeyle Doğu
Türkistan'da yaşayan Uygur Türkleri'ydi. Hem Müslüman
oldukları hem de etnik bir azınlık oluşturdukları için
Pekin rejiminin hedefi haline gelen Uygur Türkleri,
Mao'nun iktidara geldiği 1949 yılından itibaren sistemli
bir soykırımla karşılaştılar.
Uygur Türkleri'nin dini vecibelerini yerine
getirmelerine izin verilmedi, ibadet yerleri ve okulları
kapatıldı, bölgenin birçok yerinde din adamları
tutuklandı, büyük bir kısmı ise öldürüldü. Çin, Uygur
Özerk bölgesinde hiçbir önlem almadan nükleer denemeler
yaptı. 1964 yılından bu yana 46 nükleer deneme
gerçekleştirildi. Bu nükleer denemelerin sonucunda Uygur
Türkleri arasında kanser oranı olağanüstü derecede
arttı, pek çok çocuk sakat veya ölü olarak doğdu.
1949-1952 yılları arasında 2.800.000, 1952-1957
yılları arasında 3.509.000, 1958-1960 yılları arasında
6.700.000, 1961-1965 yılları arasında 13.300.000
Müslüman Uygur Türkü Çinliler tarafından çeşitli
yöntemlerle öldürüldü. Müslüman Uygurların 1 taneden
fazla çocuk sahibi olmalarının yasaklandığı Doğu
Türkistan'da, bu yasağa uymayanların çocukları anne
rahminde kürtajla katledildi.
Mao döneminde başlayan bu uygulamalar halen devam
etmektedir. Zorunlu göç, zorunlu nüfus planlaması ve
katliamlar neticesinde Uygurlu Türkler, Doğu Türkistan
topraklarında azınlık konumuna düşürülmüştür. 1953
yılından bu yana sürdürülen asimilasyon politikası
sonucunda Uygur Özerk Bölgesi'nde yüzde 75 olan Müslüman
nüfus oranı günümüzde yüzde 35'lere kadar düşmüştür.
Bugün 25 milyonu aşkın Doğu Türkistanlı Müslüman, Çin
baskısı altındadır. Binlerce Müslüman siyasi tutuklunun
bulunduğu bölgede gözaltına alınan insanlardan bir daha
haber alınamamaktadır. Komünist Çin rejiminin vahşet
elinin uzandığı bir diğer ülke ise Tibet'tir. Tibet,
Çin'deki komünist devrimin hemen ertesi yılı, yani
1950'de Çin ordusu tarafından işgal edilmiştir. Çin,
burayı kendisine bağlı özerk bir bölge haline getirmiş,
Tibetliler de bunu kabul etmişlerdir. Ancak Çin'in Tibet
halkı üzerindeki baskısı giderek artmıştır. Çin
yönetimi, Tibet köylülerini mahsullerini çok düşük
fiyata satmak zorunda bırakmış, ülkedeki bütün önemli
kurumlara Çinli yerleşimcileri atamış, en ufak bir
direniş ifadesini çok kanlı ve zalim yöntemlerle
bastırmıştır. Tibet'in Çin'e karşı direnişini yıllar
boyu yöneten Dalai Lama, Çin komünizminin halkına
uyguladığı vahşeti şöyle anlatır:
(Tibetliler) yalnız kurşunlanmakla
kalmadı; öldüresiye dövüldüler, çarmıha gerildiler,
canlı canlı yakıldılar, boğuldular, parçalandılar,
açlıktan öldürüldüler, boğazlandılar, asıldılar,
haşlandılar, canlı olarak toprağa gömüldüler,
kollarından bacaklarından gerilerek parçalandılar ya da
kafaları koparıldı.93
KIZIL ÇİN'İN
DARWINİST VAHŞET SÜRÜYOR




Site boyunca pek çok örneğini
gördüğümüz gibi, Darwinist-komünist anlayışa sahip
olan bir devlet, kendi çıkarları için halkına,
vatandaşına, soydaşına eziyet eder, katliam yapar,
onları aç bırakır, sefalete sürükler.
Darwinist-komünist devlette önemli olan halkın
refahı, mutluluğu, huzuru ve güvenliği değil,
kendi hakimiyetinin güçlenmesidir. Rusya ve Çin,
bu zalim devlet anlayışının günümüzdeki iki
örneğidir. 2000 yılı sonlarında, yeni doğmuş bir
bebeğin, Çinli devlet memurları tarafından,
ailesinin gözü önünde, hiç acımadan boğularak
öldürülmesi, söz konusu zalim Darwinist-komünist
anlayışın çarpıcı bir örneğidir. Benzer vahşetler
Çin işgali altındaki Müslüman Doğu Türkistan'da
sürekli uygulanmaktadır. Darwinizm'in insanları
değersiz hayvanlar olarak gösteren, yaşamı
çıkarlar için mücadele alanı olarak tanıtan
telkinleri ise bu zalimliklerin çıkış noktasıdır.
Tüm bu vahşetlerin ortadan kalkması ve insanların
barış ve huzura kavuşması ise, söz konusu
Darwinist ideolojinin silinmesiyle mümkün
olacaktır.
|
KAMBOÇYA: KIZIL CİNNETİN DORUK
NOKTASI
Mao'nun ideolojisi, bir diğer ifadeyle Maoculuk, bu
bölümün başında da belirttiğimiz gibi komünizmin en kötü
versiyonudur. Zaten acımasız, çatışmacı, zalim ve kan
dökücü bir ideoloji olan komünizm, Maoculukla birlikte
daha da ileri bir vahşet boyutuna varmıştır. Bunun bir
nedeni, Maoculuğun "geleneksel" Uzakdoğu Asya vahşetini
de komünizme katmış olmasıdır.
Bu olguyu daha da iyi anlayabilmek için, Asya'daki
bir başka komünizm örneğine daha bakmak gerekir. Söz
konusu örnek, Çin'in desteğiyle iktidara gelmiş ve
Maoculuğu yöntem olarak benimsemiş bir rejimdir:
Kamboçya'daki Kızıl Khmer rejimi.
Kamboçya, Asya'nın Hindistan'la Çin arasında kalan ve
bu yüzden "Hindiçini" olarak anılan bölgesinde yer alır.
Küçük ve fakir bir ülkedir. Halkının ezici yoğunluğu
yüzyıllardır tarımla geçinir. Tarımın başlıca unsuru ise
ülke boyunca uzanan pirinç tarlalarıdır. Ancak bu pirinç
tarlaları, 1975-79 yılları arasında "ölüm tarlalarına"
dönüşmüştür. Nüfusu 9 milyon olan ülkede, yaklaşık 3
milyon kişi, kafasına kurşun sıkılarak, kafatası
baltayla parçalanarak, başından torba geçirip boğularak
veya açlığa mahkum edilerek öldürülmüştür. Tarihte eşi
görülmedik bu vahşetin failleri ise, Kamboçya'nın
Maocularıdır: Kızıl Khmerler.
Kızıl Khmer örgütü, Pol Pot adlı bir Maocu tarafından
kurulmuş ve yönetilmiş bir komünist partidir. Uzun
yıllar Kamboçya ormanlarında örgütlenen ve iktidar
hayalleri kuran Kızıl Khmerler, 1975'te bu rüyalarına
kavuşurlar. İktidara geldikten sonra da, Stalin
Rusyası'nda veya Mao'nun Çini'nde bile görülmeyen
boyutlarda totaliter ve zalim bir rejim kurarlar. Kızıl
Khmer rejimi, komünist cinnetin doruk noktasıdır. Parti,
ülke için yapılması gereken tek komünist görevin, pirinç
tarlalarında ölesiye çalışmak olduğuna karar vermiş ve
tüm Kamboçya nüfusunu tarlalarda çalıştırmaya
başlamıştır. Şehirlerde yaşayan on binlerce insan—
devlet adamları, bürokratlar, öğretmenler,
aydınlar—köylere sürülmüş ve oluşturulan kolektif
çiftliklerde çok ağır şartlarda çalıştırılmaya
başlanmıştır. Çalışmak sırasında kaytarmak, toplanan
ürünlerden bir parça bile olsun izinsiz olarak yemek
veya herhangi bir dini ibadet "devrime isyan" sayılmış
ve bu bahanelerle her dakika insan öldürülmeye
başlanmıştır.
Kızıl Khmerler, partilerine "Angkar" adını vermişler
ve tarlalarda ölesiye çalıştırdıkları milyonlarca insana
"Angkar sürekli olarak sizi görüyor" telkininde
bulunmuşlardır. Kızıl Khmer vahşetinden kurtulmayı
başaran bir Kamboçyalı, sözde "demokratik" Kamboçya'da
yaşananları şöyle anlatır:
Demokratik Kamboçya'da cezaevi,
mahkeme, üniversite, lise, para, posta, kitap, spor,
eğlence yoktu… Yirmi dört saatlik işgününde, ölüm bir an
bile eksik değildi. Günlük yaşam şu şekilde bölünüyordu:
on iki saat bedensel çalışma, yemek için iki saat,
dinlenme ve eğitim için üç saat, yedi saat uyku. Devasa
bir toplama kampında bulunuyorduk. Artık adalet de
mevcut değildi. Yaşamımızın tüm eylemlerini
kararlaştıran Angkar'dı. Kızıl Khmerler çelişkili
eylemlerini ve emirlerini haklı göstermek için sıkça
örneklere baş vuruyordu. Bireyi bir öküzle
kıyaslıyorlardı: 'Şu saban çeken öküzü görüyorsunuz.
Yemesi buyrulursa yer. Yeterli otun bulunmadığı bir
tarlaya götürülürse yine de otlar. Yer değiştiremez.
Gözlem altındadır. Ona sabanı çekmesi söylenince, saban
çeker. Asla karısını ve çocuklarını düşünmez.94
Kızıl Khmer rejimi, komünizmin temelinde yer alan
"insanın hayvanlaştırılması" projesini en belirgin
biçimde hayata geçirmiştir. İnsanlar, üstteki örnekte
belirtildiği gibi, "tarla süren öküzler gibi" olmaya
zorlanmıştır. Bu arada din, ahlak ve aile gibi insani
kavramların yok edilmesine büyük önem verilmiştir.
Komünizmin Kara Kitabı'nda, Kızıl Khmer rejiminin aile
kurumunu ve aile fertleri arasındaki sevgiyi yok etmek
için yaptığı uygulamalar şöyle anlatılır:
Rejim, her bireyin Angkar karşısında
tamamen bağımlı olması şeklindeki totaliter tasarısına
karşı kendiliğinden bir direniş seti oluşturacağını
düşündüğü aile bağlarını gevşetmek ya da koparmak için
herşeyi yaptı; çalışma birimlerinin köye çok yakın
yerlerinde bile çoğu zaman kendi "lokalleri" (bazen
basit hasırlar ya da hamaklar) vardı. Burayı terk etme
izni almak çok zordu: kocalar haftalar boyunca
eşlerinden ayrı kalıyor ya da dahası çocukları yaşlı
ebeveynlerinden uzaklaştırılıyorlardı. Yetişkinler ise
ailelerini görmek için izin almadan, kimi zaman da
döndüklerinde onların öldüklerini görmüş olmak pahasına
ve yakınlarından hiçbir haber almaksızın altı ayı
geçirebiliyorlardı. Burada model yukarıdan geliyordu:
yönetici çiftlerin kendileri de pek sıkça ayrı
yaşıyordu. Bir annenin, küçük olsa bile çocuğuyla
fazlaca ilgilenmesine pek iyi gözle bakılmıyordu.95
Kızıl Khmer lideri, 3 milyon
Kamboçyalı'nın katili Pol
Pot |
Aslında burada
karşılaştığımız uygulamalar, Karl Marx'ın ve Friedrich
Engels'in ailenin kökeni hakkındaki yorumlarının eyleme
dönüşmüş halinden başka bir şey değildir. Marx ve
Engels, maymundan evrimleşmiş bir hayvan türü olarak
gördükleri insanın din, ahlak ve aile gibi kavramlara
sahip olmaması gerektiğini, bunların ekonomik ilişkiler
sonucunda ortaya çıkan "üst yapı kurumları" olduğunu
ileri sürmüştür. Komünist bir toplumda da bu kavramların
yok olacağını vaat etmişlerdir. İşte Kızıl Khmerlerin
projesi, Marx ve Engels'in bu batıl inancını hayata
geçirmekten başka bir şey değildir.
Dini ve aileyi yok etmek, insanları da
hayvanlaştırarak "tarla süren öküzler" haline getirmek
isteyen Kızıl Khmerler, daha önceden Lenin, Stalin ve
Mao tarafından kullanılan kasıtlı kıtlık yöntemini de
yeniden uygulamaya geçirdiler. Halk kasıtlı olarak aç
bırakılıyor, bu yolla irade ve kişilikleri yok ediliyor,
sonra da "Angkar" tarafından beslenerek Kızıl Khmer
rejimine adeta bir ilah gibi tapması isteniyordu:
Milyonlarca Kamboçyalı'yı yıllar boyunca
ezen açlık, bilinçli olarak daha iyi köleleştirmek için
kullanıldı. Böylece zayıf düşürülmüş, besin rezervi
oluşturmaktan aciz bireyler, daha az kaçma girişiminde
bulunurdu. Sürekli beslenme tutkusuna kapılan kişilerde,
özerk düşünce, itiraz, hatta cinsellik gücü yıkılır. ...
Hatta ebeveynler ile çocuklar arasındaki dayanışmayı
kırmayı sağlar. Kendisini besleyen eli, kanlı bile olsa
kimse öpmekten çekinmiyordu. 96

Kızıl Khmerler iktidara kanlı bir
iç savaştan sonra geldiler. İç savaş sırasında
başkent Phnom Penh'e yönelik Kızıl Khmer
saldırıları sırasında yaşanan bu manzaralar,
yaklaşan korkunç vahşetin
habercisiydi. |
Bu açlık kasten
oluşturulmuştu, öyleki ülkede açlıktan ölenler varken
ekilmeye elverişli toprakların yalnızca beşte biri
kullanılıyordu!97 Açlıktan insanların ölmesi rejim için bir sorun değil,
bir hedefti zaten. Kızıl Khmer liderleri sık sık şöyle
diyorlardı: "Kurduğumuz ülke için bir milyon iyi
devrimci yeterlidir; geri kalanına gereksinimimiz yok.
Bir düşmanımızı hayatta bırakmaktansa, on dostumuzu
öldürmeyi yeğleriz."98
Mao'nun Kültür Devrimi sırasında başgösteren
"sevgiye, güzelliğe, estetiğe ve kültüre düşmanlık"
eğilimi, Kızıl Khmerler'de cinnet noktasına varmıştı.
İnsanların saçlarını taramaları, kendilerine biraz özen
göstermeleri, hatta gözlük takmaları bile "halk
düşmanlığı" sayılabiliyordu!… Aşağıdaki alıntı, bir
Kızıl Khmer kampında, kamp yöneticisinin tutsaklara
yaptığı bir konuşmadan alınmıştır:
Demokratik Kamboçya'da, Angkar'ın şanlı
rejimini değil, geleceği düşünmek zorundayız. Geçmiş
toprağa gömüldü, 'Yeniler' konyağı, pahalı giysileri ve
modaya uygun saç kesimlerini unutmalı. Kapitalistlerin
teknolojisine gereksinimimiz yok, hem de hiç! Yeni
sistemde çocukların okula gönderilmeleri de gerekmiyor.
Kırlar bizim okulumuz, toprak kağıdımız, saban
dolmakalemimiz: yazılarımızı çift sürerek yazacağız!
Karneler ve sınavlar yararsızdır; çift sürmeyi öğrenin:
işte yeni diplomalarınız! Ve doktorlar; artık onlara da
gereksinimimiz bulunmuyor! Eğer bağırsaklarının
çıkartılmasını isteyen bir kişi varsa, onunla ben kendim
ilgileneceğim!...
Görüyorsunuz ne kadar basit, bunun için okula gitmeye
gerek yok! Üstelik biz mühendislik ya da profesörlük
gibi kapitalist mesleklerine de gereksinim duymuyoruz!
Ne yapmamız gerektiğini söyleyecek öğretmenlere de
gereksinimimiz yok; bunların hepsi kokuşmuştur.
Tarlalarda sıkı çalışmak isteyen kişilerden başkalarına
gereksinim duymuyoruz! Yoldaşlar, bununla beraber…
çalışmayı ve özveriyi reddedenler var… Doğru devrimci
anlayışa sahip olmayan ajitatörler var… Yoldaşlarım,
bunlar bizim düşmanlarımızdır! Hatta bunların bazıları
bu akşam burada!
Bu kişiler eski dünyanın kapitalist düşüncesine
yapışıyor! Onlar hemen tanınabilir: Aranızdan bazı
kişilerin hala gözlük taktıklarını görüyorum! Neden
gözlük takıyorlar? Onlara bir tokat atarsam,
göremeyecekler mi? Ha! Başlarını geriye çekiyorlar;
demek ki beni görebiliyorlar. Şu halde gözlüğe
gereksinimi yok onların! Kapitalist modasını izlemek
için gözlük takıyorlar; bunun kendilerini
güzelleştirdiğini sanıyorlar! Buna gereksinimimiz yok
bizim: güzel olmak isteyen kişiler tembel ve halkın
enerjisini sömüren sülüklerdir!99
KIZIL KHMER
VAHŞETİNİN KURBANLARI
 
Kızıl Khmerler, idam edecekleri
insanların bazılarını numaralayarak resimlerini
çekmişlerdir. Fotoğraflar, idam edilmeden önce bu
şekilde görüntülenmiş Kamboçyalılara aittir. |
Kamboçya'yı Çin'in desteğiyle ele geçiren bu Maocu
psikopatlar, başta belirttiğimiz gibi 3 milyona yakın
suçsuz insanı öldürdüler. Öldürülecek insanlar önce
kafalarına kurşun sıkılarak infaz ediliyordu. Ama sonra
bunun "mermi israfı" olduğuna karar verildi ve daha
vahşi yöntemlere geçildi. Konuyu inceleyen Fransız
araştırmacı Marek Sliwinski, bu yöntemlerin "mermi
tasarrufu" yanında Kızıl Khmer militanlarının sadizmini
tatmin etmek bakımından da tercih edildiğini yazar. Buna
göre kurbanların yüzde 53'ünün kafası ezilmiş (demir
çubukla, kazma sapıyla, bazen de çapa sapıyla), yüzde
5'i kafasına geçirilen plastik torbayla boğulmuş ve
yüzde 5'i de boğazlanmıştır.
Kızıl Khmer rejimi, Vietnam'ın 1979'da Kamboçya'yı
işgal etmesiyle sona erdi. Vietnamlılar, bir önceki
rejimin vahşetini dünyaya sergilemek için "ölüm
tarlaları" olarak anılan pirinç tarlalarını kazarak
cesetleri çıkardılar ve bunları sergilediler. Bugün
Kızıl Khmerler tarafından öldürülen on binlerce insanın
kemik ve kafatasları, başkent Phnom Penh'teki bir müzede
sergilenmektedir.
Charles Darwin'in yazdığı bir kitapla kendisine
"bilimsel temel" bulan Marx ve Engels'in safsatalarıyla
şekillenen, Lenin ve Stalin'in vahşetiyle bir dünya gücü
haline gelen ve Mao'yla birlikte cinnet boyutuna varan
komünizm, Kamboçya'daki vahşetle birlikte gerçek yüzünü
dünyaya göstermiştir.
KUZEY KORE VE VİETNAM
Asya'daki kızıl vahşet sadece Çin ve Kamboçya ile de
sınırlı kalmamış, Kuzey Kore ve Vietnam'daki komünist
rejimler de kendi halklarına karşı acımasız bir terör
uygulamışlardır. On yıllarca Kim Il Sung'un diktası
altında yönetilen Kuzey Kore rejiminin katlettiği insan
sayısının 1.5 milyon olduğu hesaplanmaktadır. Yüz
binlerce insan ise Kuzey Kore'nin feci hapishanelerinde
işkence görmüştür. Komünizmin Kara Kitabı'nda,
insanların hayvan muamelesi gördüğü Kuzey Kore
hapishanelerinden şöyle söz edilir:
... Terim resmen kullanılmasa da söz
konusu olan gerçek cezaeviydi. 2000'i kadın 6000 insan
bu ceza kompleksinde, sabahın 05.30'undan gece yarısına
kadar terlik, tabanca kılıfı, çanta, kemer, patlayıcı
ateşleyicileri, yapay çiçekler üretmek üzere hayvanlar
gibi çalışıyordu. Hamile mahkumlar korkunç bir biçimde
çocuk düşürmeye zorlanıyordu. Cezaevinde doğan her çocuk
kaçınılmaz olarak boğuluyor ya da boğazlanıyordu.100
Kuzey Kore hapishanelerinde yaşamış bir mahkum, bu
kamplarda yaşanan infazları ve işkenceleri şöyle
anlatmaktadır:
İnfazları kim
yürütür? Seçim, ellerini kirletmek istemedikleri zaman
kurşuna dizen ya da can çekişmeyi izlemek istediklerinde
ağır ağır öldüren güvenlik görevlilerinin insafına
bırakılır. Ben böyle sopa darbeleriyle, taşa tutmayla ya
da kürekle adam öldürülebildiğini de öğrendim.
Mahkumların oyun oynayarak, silahla nişan alma yarışması
yaparak, göze nişan alarak öldürüldüğü oldu. İşkenceye
uğrayanların, aralarında dövüşmeye ve karşılıklı olarak
kendilerini parçalamaya zorlandıkları da oldu… Gaddarca
katledilmiş kişilerin cesetlerini birçok kez kendi
gözlerimle gördüm: Kadınlar çok ender rahat ölürdü.
Bıçak darbeleriyle doğranmış göğüsler, kürek sapıyla
deşilmiş cinsel organlar, çekiçle kırılmış boyunlar
gördüm. Kampta ölüm çok sıradan bir şeydir. 'Siyasi
suçlular', hayatta kalmak için elden geldiğince
çırpınır. Bunlar, biraz daha mısır ve domuz yağı elde
etmek için ne olursa yapar. Yine de bu mücadeleye
rağmen, her gün ortalama dört ya da beş kişi açlıktan,
kazadan ya da… idam infazından dolayı ölür...101
Komünist yönetim altındaki Kuzey
Vietnam, 1968 |
Kuzey Kore'deki komünist rejimin bir diğer zalimane
özelliği, Darwinizm'in bir ürünü olan "öjeni" teorisini
benimsemesi ve uygulamasıdır. Öjeni, -daha önce de
belirttiğimiz gibi- Darwin'in kuzeni Francis Galton
tarafından ortaya atılmış ve 20. yüzyılın başlarında
bilimsel bir yaklaşım olarak görülmüş bir kuramdır.
Öjeninin amacı, bir insan ırkındaki hasta ve sakat
insanların "sterilize edilmesi" (yani toplumdan
dışlanmaları), bunun yerine sağlıklı insanların ilişkiye
girerek üremesinin teşvik edilmesidir. Bu sürecin
sonunda, daha üstün sağlıklı toplumlar ortaya çıkacağı
hayal edilmiştir. Bir teori olan öjeniyi resmi politika
olarak uygulayan ilk ülke ise Nazi Almanyası'dır.
Hitler, Alman toplumundaki kalıtsal hasta ve sakatları
özel "sterilizasyon merkezlerinde" toplamış ve sonra da
öldürmeye başlamıştır.
"Evrimi hızlandırmak" adına yapılan bu zulmün bir
örneği de Kuzey Kore'nin Darwinist-komünist rejimi
tarafından uygulanmaktadır. Komünizmin Kara Kitabı'nda
Kuzey Kore tarzı öjeni şöyle anlatılır:
Kuzey Koreli sakatlar ciddi bir
sürgünün kurbanlarıdır. Yani bunların başkent
Pyongyang'da oturmaları söz konusu olamaz. Son yıllara
kadar sakatlar ailelerinin onları ziyaret edebilmeleri
için varoşlardaki yerleşim yerlerine sürülürdü. Bugün
ise bunlar dağlık, ücra bölgelere ya da Sarı Deniz'deki
adalara gönderiliyor. İki sürgün yeri kesinlikle
belirlenmiş durumda: ülkenin kuzeyinde, Çin
sınırlarından fazla uzak olmayan Boucun ve Euicio.
Sakatlar konusundaki bir ayrım, bu dışlama siyasetinin
Pyongyang'dan başka, Nampo, Kaesong, Çongcin gibi
kentlere de uygulanmasıyla yakın zamanlarda daha da
şiddet kazandı. Özürlülere koşut olarak, cüceler de
sistemli olarak takip edilir, tutuklanır, yalnızca
toplumdan uzaklaştırmak için değil çocuk sahibi olmaktan
yoksun bırakıldıkları kamplara gönderilir. Kim Cong Il
"Cüce soyu ortadan kaldırılmalı" diye bizzat emir
vermiştir.102
Vietnam ise, Asya'nın bir diğer kanlı komünist
diktası olmuştur. Önce Fransızlarla sonra da
Amerikalılarla uzun bir savaş yapan Kuzey Vietnam, 1975
yılında Güney Vietnam'ı ele geçirmiş ve tek bir birleşik
komünist Vietnam ortaya çıkmıştır. Kuzey Vietnam'ın
kurucusu Ho Chi Minh ve onu izleyen Vietnam
yöneticileri, kendi halklarına karşı ağır baskı ve
işkenceler uygulamaktan çekinmemiştir. 1975-77 yılları
arasında bir dönemde rejim muhalifi bir Vietnamlının
yazdığı bir mektupta ülke şöyle tarif edilir:
Sadece Saygon'un resmi cezaevi olan
Chi Hoa Cezaevi'nde, eski rejim zamanında 8 bin kişi
bulunduruluyordu; bugün ise aynı cezaevine 40 bin kişi
tıka basa doldurulmuş bulunuyor. Mahkumlar sıkça
açlıktan, havasızlıktan, işkence altında veya intihar
ederek ölüyor... Vietnam'da iki tür cezaevi vardır;
resmi cezaevleri ve toplama kampları. Bu sonuncular sık
ormanların arasında kaybolmuştur; mahkumlar müebbet
zorunlu çalışmaya hükümlüdür, hiçbir zaman yargılanmaz
ve hiçbir avukat onların savunmasını üstlenmez.103
Benzer zulümler, 1975'te Vietnam tarafından işgal
edilen ve ardından komünist bir rejimle yönetilmeye
başlayan Laos'ta da yaşanmıştır. Hindiçini'nin ortasında
yer alan bu fakir ülkede gelişen "Pathet Lao"
komünistleri, iktidara geldikten sonra pek çok "rejim
muhalifi"ni baskı altına almışlar, on binlerce Laoslu
ise rejimin baskısı nedeniyle mülteci durumuna
düşmüştür.
MAOCULUK TEHLİKESİ
SÜRÜYOR
Asyalıların tarihi geleneğinde sertlik vardır.
Özellikle Uzakdoğu Asya, tarih boyunca şiddetli
çatışmaların, kan davalarının, vahşi intikamların yurdu
olmuştur. Bu geleneğin üzerine komünizm gibi şiddeti ve
vahşeti meşru gören, hatta gerekli sayan bir ideoloji
eklenince, sonuç tam bir felaket olmuştur. Darwinizm'i
temel alan, dolayısıyla insanı çatışarak kan dökmeye
mahkum bir hayvan türü olarak gören komünizm, Uzakdoğu
Asya'nın pirinç tarlalarını birer ölüm tarlası haline
getirmiştir. Dahası, Uzakdoğu Asya'da komünizmin
medeniyet ve kültür düşmanlığı daha ileri boyutlara
varmış, cehaleti, çirkinliği, tekdüzeliği ve düşünmemeyi
makbul gören, medeniyet yerine hayvanca yaşamayı tercih
eden korkunç bir ideoloji ortaya çıkmıştır.
İşin ilginç yanı, böylesine zalim ve ilkel bir
ideolojiyi körü körüne benimseyen ve bunu dünyanın diğer
ülkelerine yaymaya çalışan pek çok örgütün ve akımın var
olmasıdır. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde pek çok
Maocu terör örgütü veya ideolojik grup faaliyet
halindedir. Maocular, Sovyetler Birliği'nin çökmesini,
"komünizmin yanlış bir yorumunun iflas etmesi" gibi
göstermekte ve bu çöküşle birlikte Maoizm'in haklı
çıktığını iddia etmektedirler. Mao'nun korkunç
vahşetlerini, cinayetlerini, kıtlıklarını,
zalimliklerini tamamen göz ardı ederek, bu karanlık
ideolojiyi sözde dünyanın geleceği için tek alternatif
gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Özellikle az gelişmiş
ülkelerde örgütlenen Maocular, "Üçüncü Dünyacılık"
olarak bilinen köhne teoriyi yeniden uyandırarak, bu
ülkeleri komünizmin karanlığına çekmeye
çalışmaktadırlar.
Anlaşılan odur ki, Mao'nun işkence ederek öldürdüğü
on milyonlarca insan, bu komünistleri tatmin
edememiştir. Daha fazla kan istemektedirler.
Kitabın son bölümünde, Maoculuğun bu sinsi gelişimini
daha detaylı olarak inceleyeceğiz. |