MATERYALİZMİ ÇÖKERTEN BÜYÜK GERÇEK
Komünistlerin 20. yüzyıl boyunca insanlığa
yaşattıkları acıların ve kabusun kökeninde, Darwinist ve
materyalist inançları yatmaktadır. Komünistler,
materyalist felsefeyi körü körüne kabul ederek, her şeyi
yalnızca maddeden ibaret görür, insanların bir ruha
sahip olduğunu reddederler. Aynı şekilde Darwin'in evrim
teorisini benimseyerek insanları "gelişmiş hayvanlar"
olarak nitelendirirler.
Kitabın bu ve bir sonraki iki bölümünde, bu
ideolojinin geçersizliği açıklanacaktır. İlk bölümde,
materyalizmin her şeyi maddeden ibaret sayan dogmasını
temelinden çökerten, çok önemli bir gerçek üzerinde
durulacaktır. İkinci bölümde ise, Darwinizm'in
iddialarının bilimsel yönden geçersizliği, insanların
yeryüzünde her zaman insan olarak bulundukları,
hayvanlardan farklı olarak Allah'ın ruh verdiği, bilinç
sahibi varlıklar oldukları anlatılacaktır.
Önce, materyalistlerin dünya
görüşünden kısaca söz edelim. Materyalistler başta
belirttiğimiz gibi maddeyi mutlak varlık olarak görür,
yani var olan her şeyin maddeden ibaret olduğunu
sanırlar. Bu bozuk mantığın bir sonucu olarak da
Allah'ın apaçık olan varlığını reddederler. (Allah'ı
tenzih ederiz) Tüm varlıkların ancak Allah'ın
dilemesiyle var olduğunu ve varlıklarını sürdürdüğünü
kavrayamazlar.
Materyalistlerin bu kavrayış
bozukluklarından kaynaklanan çarpık felsefeleri, onların
Kuran'da aktarılan ifadelerinde şöyle tarif edilir:
O, yalnızca bizim dünya hayatımızdan
ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler
değiliz. (Müminun Suresi, 37) İşte bu hırs sebebiyle
dini inkar eden materyalistler dünyaya yönelik bir
kavrayış eksikliği içine düşerler. Etraflarında
gördükleri şeyleri Allah'tan bağımsız görür, tüm
varlıkların ancak Allah'ın dilemesiyle varlığını
sürdürdüğünü kavrayamazlar. Allah inkarcıların bu derin
gafletini bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
Onlar, dünya hayatından (yalnızca)
dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.
(Rum Suresi, 7)
İşte materyalistlerin içine düştükleri bu
gaflet ve kavrayış bozukluğuna yol açan nedenlerden
biri, hayatları boyunca çok büyük bir gerçeğin
bilincinde olmamalarıdır. Bu gerçeğin bilincinde
olmadıkları için tüm yaşamlarının maddeye bağımlı
olduğunu ve bu dünya hayatı ile sınırlı olduğunu
düşünerek dünyaya karşı hırs dolu bir bağlılık içine
girerler.
İlerleyen satırlarda inkar edenlerin
şuurunda olmadıkları bu büyük gerçeği anlatacağız.
MADDENİN ARDINDAKİ SIR
Burada anlatacaklarımız, materyalist
düşünceyi temelinden çökerten bir gerçekle ilgilidir.
Bu, bir felsefe ya da ideoloji değil, her insanın,
farkında olsa da olmasa da, içinde yaşadığı ve bilimin
çeşitli dalları tarafından ispatlanmış teknik bir
gerçektir. Dikkatli, samimi ve önyargısız olarak
yaklaşıldığı takdirde kavranması da oldukça
kolaydır.
Bu gerçeği, "kendimizi ve çevremizi
oluşturan her türlü maddi varlık ruhumuz tarafından
idrak edilen bir algılar bütünüdür; 'madde' dediğimiz
kavramı bir rüya gibi, sadece görüntü olarak beynimizde
algılayabiliriz, dışarıda var olan aslı ile hiçbir
şekilde muhatap olamayız" şeklinde özetlemek mümkündür.
Bu konu, aslında yeni keşfedilmiş, daha
önce bilinmeyen bir konu değildir. Tarih boyunca, Allah
tarafından gönderilen elçiler, derin düşünen bilinçli
insanlar, bu gerçeği kavramış ve yaşadıkları devirdeki
toplumlara açıklamışlardır. Kuran'da da işaret edilen bu
gerçek, bir kısım ayetlerin hikmetlerinin anlaşılmasında
da anahtar rol oynamaktadır. Bu gerçeği kavrayan
kişilerin yaptıkları açıklamalardan bir kısmına ait
metinler günümüze kadar ulaşmıştır. Orijinal metinleri
tahrif edilen ve dejenerasyona uğrayan dinlerin bazı
mensupları ise, bu gerçeği mistik bir sır olarak
muhafaza etmek istemişlerdir. Dolayısıyla Zerdüştlük,
Budizm, Taoizm, Yahudilik, Hıristiyanlık gibi dinlerin
elde kalan metinlerinde de bu gerçeği bulmak mümkündür.
Eski Yunan felsefecilerinden Pisagor, Elea Okulu,
"Mağara İdesi"yle Eflatun ve onları takip eden birçok
düşünür bu konuyu bir yönüyle açıklamışlardır. Daha
sonraki dönemlerde de bu konu, değişik görüş ve yorumlar
altında, derin düşünüp gerçeğin farkına varmış kişiler
tarafından anlatılmış ve öğretilmiştir.
Materyalistler tarafından örtülmeye
çalışılan bu gerçek, İrlandalı bir din adamı ve filozof
olan Berkeley tarafından 18. yüzyılda yeniden gündeme
getirilmiş ve kendinden sonraki bütün düşünce dünyasını
değiştirmiştir.
Materyalistler ise, bilimsel bir cevap
veremedikleri Berkeley'i daha çok hakaret ve iftirayla
gözden düşürmeye çalışmıştır. Berkeley'i hedef alan
materyalistlerden biri, Bertrand Russell'dır. Ancak
Russell, materyalist çevrelerin en güvendikleri düşünür
olmasına ve bu görüşün en güçlü savunucusu olarak
görülmesine rağmen, Berkeley'in anlattığı bu gerçeği
tamamen gözardı edememiş, Felsefenin Problemleri adlı
eserinde durumu şöyle değerlendirmiştir:
"...Berkeley, herhangi bir mantıksızlığa
düşmeden, maddenin varlığını reddetmenin mümkün olduğunu
ve eğer bizden bağımsız olarak bir şey mevcut olsa bile
duyularımız tarafından algılanamayacağını, ispatlama
onuruna sahiptir."
Russell, yukarıdaki ifadeleri ile, maddenin
bir algı olduğu gerçeğini aslında inkar edemediğini,
hatta istemeden de olsa kabul ettiğini itiraf
etmektedir.
Aslında sadece Russell değil, tüm bir
materyalist felsefe çöküştedir. 21. yüzyıla girerken,
Einstein'dan başlayarak modern fizik, kuantum fiziği,
astronomi, psikoloji, anatomi gibi bilim dallarında
ortaya çıkan gelişmeler, materyalist dünya görüşüne
sahip, pozitivist bilim anlayışını savunan çevreleri
derinden yaralamıştır. Paleontoloji, genetik, biyokimya
gibi bilim dallarında alanlarda yapılan çalışmalarla
evrim teorisi çökmüş, optik, psikoloji gibi alanlarda
yapılan çalışmalarla insanın algı sistemi çözülmüş,
astronomi çalışmalarının sonunda Big Bang, yani evrenin
ve maddenin bir başlangıcı olduğu keşfedilmiş, atom ve
atomaltı parçalarının araştırılması ise bütün klasik
fiziği tersine çevirerek rölativiteyi, yani zamanın
izafi bir kavram olduğu gerçeğini, ispatlamıştır.
Bilim alanında Allah'ın varlığını ve tüm
evren üzerindeki sonsuz hakimiyetini sayısız kere teyid
eden bu gelişmeler, taassubun ve önyargının temsilcisi
olan materyalist düşünürleri çaresiz bırakmıştır. Bu
çaresizlik günümüzde de devam etmektedir. Televizyonda,
okullarda, konferanslarda karşımıza çıkan birçok bilim
adamı ve düşünür, dışımızdaki dünyaya ulaşmamızın mümkün
olmadığını, beynimizde hissedilen algılardan ibaret bir
hayatı yaşadığımızı bildikleri halde bilmezlikten
gelmekte, insanlara bu gerçeği anlatmamakta, hatta sanki
böyle bir gerçek hiç yokmuş gibi hareket etmektedirler.
Ancak, gerçekleri görmezlikten gelmek bir
çözüm değildir.
Şimdi bu gerçeği biraz daha yakından
inceleyelim.
İNSANIN DIŞARIDA GÖRDÜKLERİ GERÇEKTE
KENDİ İÇİNDEDİR
Dışarıda var olduğunu düşündüğümüz
nesnelerden duyu organlarımıza gelen etkiler (ses, koku,
tat, görüntü, sertlik vs.), sinirlerimiz aracılığıyla
beyindeki duyu merkezlerine aktarılır. Beyne ulaşan
etkilerin tamamı elektrik sinyallerinden ibarettir.
Örneğin görme işlemi sırasında dışarıdaki bir kaynaktan
gelen ışık demetleri (fotonlar) gözün arka tarafındaki
retinaya ulaşır ve burada bir dizi işlem sonucunda
elektrik sinyallerine dönüştürülür. Bu sinyaller,
sinirler aracılığıyla beynin görme merkezine iletilir.
Ve biz de, birkaç cm3 lük görme merkezinde rengarenk,
pırıl pırıl, eni, boyu ve derinliği olan bir dünya
algılarız.
Ailesiyle birlikte evinin bir
odasında oturup televizyon seyreden bir insan
aslında çok büyük bir mucize ile içiçedir. Bu
büyük mucize, bir odanın içinde oturan her kişinin
gördüğü görüntünün aslında o kişinin beyninde
olduğu gerçeğidir. O halde, O KİŞİ Mİ ODANIN
İÇİNDEDİR, YOKSA ODA MI ONUN
İÇİNDEDİR? |
Aynı sistem diğer duyularımız için de geçerlidir.
Görme, duyma, koklama, tat alma, dokunma duyularımızın
tamamı birbirlerine benzer bir işleyişe sahiptir. Tatlar
dilimizdeki bazı hücreler tarafından, kokular burun
epitelyumundaki hücreler tarafından, dokunmaya ait
hisler (sertlik, yumuşaklık vs.) deri altına
yerleştirilmiş özel algılayıcılar tarafından, sesler ise
kulaktaki özel bir mekanizma tarafından elektrik
sinyallerine dönüştürülerek beyindeki ilgili merkezlere
gönderilir ve o merkezlerde algılanır.
İnsan, hayatı boyunca bu mekandan
dışarı çıkamaz; beynindeki ekran dışında hiçbir
görüntüyü izleyemez, beynindeki sesler dışında
hiçbir sesi duymaz. İnsanın tüm yaşantısı bu küçük
odada geçer. |
Konuyu daha netleştirmek için şöyle
örneklendirebiliriz: Şu an bir bardak kahve içtiğinizi
düşünelim. Elinizde tuttuğunuz bardağın sertliği ve
sıcaklığı deri altındaki özel algılayıcılar tarafından
elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyne iletilir.
Aynı zamanda kahveye ait keskin koku, onu yudumladığınız
anda hissettiğiniz acı tat ve bardağa baktığınızda
gördüğünüz koyu kahverengi renk de ilgili duyularınıza
ait sinirler tarafından beyne ulaştırılan birer elektrik
akımıdır. Hemen arkasından masaya koyarken bardağın
çarpmasıyla çıkan ses de kulağınız tarafından algılanıp
beyne elektrik sinyali olarak gönderilir. Ve bu
algıların tümü beyindeki birbirinden farklı, ama
birbiriyle ortak çalışan duyu merkezleri tarafından aynı
anda yorumlanır. Siz de bu yorumun bir sonucu olarak bir
bardak kahve içtiğinizi düşünürsünüz.
Bu konuyu bir de şu yönden düşünelim:
Evinin bir odasında oturup, televizyon izleyen ya da
yemek yiyip, ailesiyle sohbet eden bir insan, kendisi
farkında olmasa da, aslında çok büyük bir mucize ile
içiçedir. Bu büyük mucize, odanın içinde oturan o
kişinin gördüğü dört duvardan ibaret olan görüntünün,
aslında o kişinin beyninin içinde olduğu gerçeğidir.
Peki o halde oda mı sizin içinizdedir,
yoksa siz mi odanın içindesiniz?
İnsanların büyük bir çoğunluğu bu büyük
gerçeği bilmez; kendilerini bir odanın içinde oturuyor,
o odanın içinde televizyon izliyor ve sohbet ediyor
zanneder. Bu gerçeği bir an için farkeden kişiler ise
korktukları için bu büyük mucizeyi anlamazlıktan
gelirler. Oysa bu, inkar edilmesi mümkün olmayan,
bilimin de kesin olarak ortaya koyduğu, şüphe götürmez
bir gerçektir. Evi oluşturan dört duvardan, duvardaki
tablodan, televizyondan, tavandaki avizeden, yerdeki
halıdan veya renkli döşemeli koltuklardan göze ulaşan
uyarılar, göz hücreleri tarafından elektrik akımına
çevrilirler. Bu akımlar daha sonra beynin görme
merkezine iletilir ve insan, içinde oturduğunu sandığı
oda görüntüsünü gerçekte beyninin içindeki ekranda
izler.
İnsan, hayatı boyunca bu mekandan dışarı
çıkamaz, beynindeki ekran dışında hiçbir görüntüyü
izleyemez, beynindeki sesler dışında hiçbir sesi
duyamaz. İnsanın tüm yaşantısı bu küçük odada geçer.
Yukarıda da söz ettiğimiz
gibi, çevremizde gördüğümüz her şey, beynimize
ulaştırılan elektrik sinyallerinin beynimizdeki ekranda
görüntü haline dönüşmesidir.
Masaya ve üzerindeki meyvelere ait
ışınlar gözümüze ulaşır, gözümüzde çeşitli
işlemlerden geçerek elektrik uyarısına
dönüştürülür ve bu uyarılar sinirlerle beynimizin
görme merkezine iletilir. Böylece biz "çeşit çeşit
renkteki meyveleri görüyorum" deriz. Beynin içinde
gerçek bir ekran da yoktur; yani masayla ilgili
elektrik uyarıları geldiğinde görme merkezinde bir
görüntü oluşmaz. Biz üzerindeki renkli meyvelerle
masayı görüyorum derken, aslında bu zifiri
karanlığa ulaşan elektrik sinyallerini görürüz. |
Konuyu daha iyi açıklamak için bir örnek
daha verelim ve bir cisme, mesela yemek masasına
baktığımızı düşünelim. Masaya ve üzerindeki meyvelere
ait ışınlar gözümüze ulaşır, gözümüzde çeşitli
işlemlerden geçerek elektrik uyarısına dönüştürülür ve
bu uyarılar sinirlerle beynimizin görme merkezine
iletilir. Böylece biz "çeşit çeşit renkteki meyveleri
görüyorum" deriz.
Buraya kadar anlatılanlar hemen her
biyoloji ve fizyoloji kitabında rastlayabileceğiniz
gerçeklerdir.
Ancak asıl hayret verici olan görme merkezi
dediğimiz mekanın zifiri karanlık bir yer olmasıdır.
Aslında beynin içinde gerçek bir ekran da yoktur; yani
masayla ilgili elektrik uyarıları geldiğinde görme
merkezinde bir görüntü oluşmaz. Biz üzerindeki renkli
meyvelerle masayı görüyorum derken, aslında bu zifiri
karanlığa ulaşan elektrik sinyallerini görürüz.
İşte bu noktada materyalistleri kesin bir
çıkmaza sokan gerçek ile karşılaşırız: Görme merkezi
dediğimiz yer yağ, protein ve sinirlerden oluşur. Buraya
gelen elektrik sinyallerini görüntü olarak algılayacak
bir varlık yoktur. O halde beyindeki karanlığın içinde,
elektrik sinyallerini, bir göze ihtiyaç duymadan
seyreden kimdir?
İşte bu, materyalizmin her şeyi mutlak
madde olarak göstermeye çalışan yalanları ile asla
açıklanamayacak, dünyada pek çok insanın farkına
varamadığı, olağanüstü bir gerçektir. Beynimizin
içindeki koyu karanlıkta, göze gerek olmadan, en
kaliteli televizyondan ve sinemadan daha net, üç
boyutlu, gerçeği ile ayırt edilemeyecek kadar ona benzer
olan masayı gören ve bunu yorumlayan bir varlık vardır.
İşte bu kusursuz görüntüyü gören varlık,
insanı hayvanlardan ve diğer tüm canlı-cansız
varlıklardan ayıran, insanı yaratan Allah'ın ona
"üflemiş" olduğu Ruh'tur. Allah Kuran'da "ruh"un
varlığını şöyle bildirmiştir:
Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben,
kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer
yaratacağım." "Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan
üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın."
Böylece meleklerin tümü, topluca secde etti. (Hicr
Suresi, 28-30)
ASILLARI İLE AYIRT EDİLMEYECEK
KADAR BENZER OLAN KOPYALAR
Ruhun hissettiği algıların, gerçeğiyle
tıpatıp aynı olması aslında çok büyük bir mucizedir.
Ruh, maddenin aslıyla değil, sadece beyne ulaşan
elektrik sinyalleriyle muhatap olduğu halde, maddenin
sertliğini, dokusunu, şeklini renklerini gerçeğiyle
birebir aynı olarak görür ve hisseder. Bu his o kadar
nettir ki, kişi gördüğü ve dokunduğu şeyin aslına
dokunduğuna kesin olarak inanır.
Evinizi, içindeki eşyalarınızı
veya antikalarınızı, yazlığınızı, yeni aldığınız
arabanızı, ofisinizi, mücevherlerinizi, bankadaki
hesabınızı, gardrobunuzu, eşinizi, çocuklarınızı,
annenizi, babanızı, iş arkadaşlarınızı, kısaca
sahip olduğunuz tüm maddi dünyayı simsiyah
beyninizin içinde gördüğünüzü hiç düşündünüz mü? |
Örneğin; denizin uçsuz bucaksız, masmavi ve
serin sularında yüzen bir yüzücü aslında çok büyük bir
mucizeyle karşı karşıyadır. Çünkü kendini suda yüzüyor
zannederken, gerçekte beyninin içindeki karanlıktan
dışarıya çıkamaz. Yüzen kişi suya girdiği andan
itibaren, her kulaç atışında vücudunun her bir noktasına
gelen uyarılar, hücreleri tarafından anında elektrik
akımına çevrilir ve beynine ulaşır. İşte bu sırada çok
mucizevi bir olay gerçekleşir. Kulaç atacak kolu,
parmakları, hareket edecek bacağı, kasları ve kemikleri,
ıslaklığı hissedebilecek teni olmayan ruh, suyun tenine
dokunduğunu, kendini yukarı kaldırdığını ve ilerlediğini
hisseder.
Oysa tüm bunlar insanın beyninin içindedir.
Dışarıdaki asıl suyun rengi, ısısı, yoğunluğu,
kulaç atarken çıkan sesler insanın hiçbir zaman muhatap
olmadığı detaylardır. Hatta insan kendi bedeninin dış
dünyada var olan aslı ile dahi muhatap değildir. İnsan,
kendi bedeninin de içinde olduğu tüm bu nesnelerin
yalnızca kopyalarını izlemekte, duymakta ve
hissetmektedir.
Ancak bu mucizevi gerçek okullarda
öğretilmesine, ders kitaplarında yazılmasına ve bilimsel
çalışmalarda çok geniş yer tutmasına rağmen, insanların
çoğu bunu farketmez. Bu olağanüstü gerçeği farkedenlerin
çoğu ise anlamak istemez.
MATERYALİSTLERİN ANLAMAKTAN
KORKTUKLARI GERÇEK
Buraya kadar anlattıklarımız, bir insanın
dünyada karşılaşabileceği en olağanüstü, en hayret
verici bilgilerdendir. Bu bilgiler doğrultusunda şu
soruyu soralım: Evinizi, içindeki eşyalarınızı,
arabanızı, ofisinizi, bankadaki hesabınızı,
gardrobunuzu, eşinizi, çocuklarınızı, annenizi,
babanızı, iş arkadaşlarınızı, kısaca sahip olduğunuz tüm
maddi dünyayı simsiyah beyninizin içinde gördüğünüzü hiç
düşündünüz mü?
Sadece beyninizde meydana gelen görüntüye
sabitlendiğinizi, dışarıyı asla göremediğinizi, yukarıda
saydıklarımızı sadece beyninizde izleyebildiğinizi, bu
küçücük dünyadan asla dışarıya çıkamadığınızı hiç
aklınıza getirdiniz mi?
Maddeyi tek gerçek zanneden ve ruhun
varlığını inkar eden materyalistler, bu apaçık gerçekten
kaçmak için türlü yönteme başvururlar. Çünkü bu gerçeği
kabul etmeleri demek, tüm hayatlarını üzerine kurdukları
maddeyi bir kenara atmaları demektir. İşte bu nedenle de
bu büyük mucize karşısında öfkelenir, saldırganlaşır,
mantıksız açıklamalar yapar ve gerçekleri saptırmaya
çalışırlar.
Kimi materyalistler bu gerçek karşısında
sinirlendiklerinde masaya yumruk atarak veya duvarları
tekmeleyerek maddenin algı olmadığını kendilerince
"ispat" etmeye çalışır ve gülünç duruma düşerler. Bir
başka materyalist, bir otobüsün insanlara çarpmasını
örnek vermiş ve "bakın çarpıyor, demek ki bir algı
değil" demiştir. Anlamaktan kaçındıkları ve korktukları
gerçek, otobüs çarpması sırasında yaşanan sertlik, darbe
ve acı gibi bütün hislerin de zaten zihinde oluşan
algılar olduğu, insanın otobüsün aslı ile hiçbir zaman
muhatap olmadığıdır. Çarpmanın bütün sertlik, darbe ve
acısı yine simsiyah beynin içinde ve yine insanın ruhu
tarafından algılanmaktadır.
MATERYALİSTLER TARİHİN EN BÜYÜK
TUZAĞINA DÜŞMÜŞLERDİR
İnsanlık tarihi boyunca materyalist düşünce
hep var oldu ve bu kişiler kendilerinden ve savundukları
felsefeden çok emin bir şekilde, kendilerini yaratmış
olan Allah'a baş kaldırdılar. Ortaya attıkları senaryoya
göre madde ezeli ve ebediydi ve tüm bunların bir
Yaratıcısı olamazdı. Bu kişiler yalnızca kibirlerinden
dolayı, Allah'ı reddederlerken sahip olduklarını
zannettikleri maddenin ardına sığınmışlardı. Bu
felsefeden öylesine eminlerdi ki, hiçbir zaman bunun
aksini ispatlayacak bir açıklama getirilemeyeceğini
düşünüyorlardı.
Oysa, maddenin aslına ulaşamadığımız
gerçeği ile ilgili olarak bu bölümde anlatılanlar, bu
kişileri büyük bir şaşkınlığa düşürmektedir. Çünkü
burada anlatılanlar felsefelerini temelden yıkıp
atmakta, üzerinde tartışmaya dahi imkan bırakmamaktadır.
Tüm düşüncelerini, hayatlarını, kibirlerini ve
inkarlarını üzerine bina ettikleri madde, ellerinden bir
çırpıda uçup gitmektedir. Körü körüne inandıkları, bel
bağladıkları, güvendikleri maddesel dünyanın, içindeki
her şeyle birlikte kendilerinden uzaklaştığını görmekte
ve buna karşı hiçbir şey yapamamaktadırlar. Maddenin
dışarıda var olan aslını gören, gerçek sesleri duyan,
kokuları hisseden tek bir insan dahi yoktur ki,
maddecilik olsun...
Allah'ın bir sıfatı, inkarcılara
tuzak kurmasıdır. "... Onlar
bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen
kuruyordu. Allah, düzen kurucuların
hayırlısıdır." (Enfal Suresi, 30)
ayetiyle bu gerçek bildirilir.
Allah, dünyadaki varlıkların ve nesnelerin
aslına her an ulaşabildiklerini zannettirerek
materyalistleri de tuzağa düşürmüş ve onları tarihte
benzeri görülmemiş şekilde küçültmüştür. Mallarını,
mülklerini, mevkilerini, ünvanlarını, içinde
bulundukları toplumu, tüm dünyayı ve aslında birer
kopyadan ibaret olan her şeyi aslı sanmışlar, üstelik
bunlara güvenerek Allah'a karşı büyüklenmişlerdir.
Böbürlenerek Allah'a isyan etmiş (Allah'ı tenzih ederiz)
ve inkarda ileri gitmişler, çekinmeden insanlara
zulmetmişlerdir. Bunları yaparken de güç aldıkları tek
şey madde olmuştur. Ama öyle bir anlayış eksikliği içine
düşmüşlerdir ki Allah'ın kendilerini çepeçevre sarıp
kuşattığını hiç düşünmemişlerdir. Allah inkarcıların
anlayışsızlıkları sonucunda düşecekleri durumu Kuran'da
şöyle haber vermiştir:
Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak
istiyorlar? Fakat (asıl) o inkar edenler hileli-düzene
düşecek olanlardır. (Tur Suresi, 42)
Bu, belki de tarihin gördüğü en büyük
yenilgidir. Materyalistler kendilerince büyüklenirken,
dini inkar ederken ve iman edenlere zulmederken aslında
büyük bir oyuna gelmişler, Allah'a karşı çirkin bir
cesaret göstererek açtıkları savaşta kesin olarak
yenilmişlerdir.
Allah bir başka ayetinde,
"inkar edenlerin işleri bir
seraba benzer, susayan onu bir su sanır. Nihayet ona
ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı
bulur..." (Nur Suresi, 39) diye
haber verir. Materyalizm de bu ayette işaret edildiği
gibi, isyan edenler ve Kuran ahlakına muhalif davranarak
yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar için bir "serap"
oluşturur; ona güvenerek ellerini uzattıklarında,
gördükleri her şeyin yalnızca aslının bir kopyası
olduğunu anlarlar. Allah onları böyle bir serapla
kandırmış, bütün bu kopya sesleri, görüntüleri,
kokuları, tatları aslı gibi göstermiştir.
Tarih boyunca materyalist felsefeyi
benimseyen felsefeciler, liderler, profesörler,
astronomlar, biyologlar, fizikçiler, ünvanları,
mevkileri her ne olursa olsun maddeyi kendilerine ilah
edinmeleri sebebiyle bu oyuna gelmişler, birer çocuk
gibi aldanmış ve küçük düşmüşlerdir. Beyinlerindeki
küçük odadan asla çıkamadıkları, dış dünya ile hiçbir
şekilde karşılaşamadıkları halde tüm felsefelerini,
ideolojilerini dünya ve madde üzerine kurmuşlar, bu
konular hakkında ciddi tartışmalara girmişler, alaycı
anlatımlar kullanmışlardır. Tüm bunlardan dolayı da
kendilerini çok akıllı saymışlar, evrenin gerçeği
hakkında fikir yürütebileceklerini düşünmüşler ve en
önemlisi kendi sınırlı akıllarıyla Allah'ı
yorumlayabileceklerini sanmışlardır. Allah, onların
içine düştükleri bu durumu bir ayetinde şöyle bildirir:
Onlar bir düzen kurdular. Allah da bir
düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır.
(Al-i İmran Suresi, 54)
Dünyada bazı tuzaklardan kurtulmak mümkün
olabilir; ancak Allah'ın maddeyi ilah edinenlere kurduğu
bu tuzak öyle sağlamdır ki, asla bir kurtuluş imkanları
kalmamıştır. Ne yaparlarsa yapsınlar, kime başvururlarsa
vursunlar, Allah'tan başka kendilerini kurtaracak bir
yardımcı bulmaları da mümkün değildir. Allah'ın Kuran'da
haber verdiği gibi, "...
kendileri için Allah'tan başka bir (vekil) koruyucu dost
ve yardımcı bulamayacaklardır."
(Nisa Suresi, 173)
LENIN'İN
YOLDAŞLARINA EMRİ: "SAKIN DÜŞÜNMEYİN, YOKSA
İNANIRSINIZ"
Muhatap
olduğumuz dünyanın maddeden değil de algıdan
ibaret olduğu gerçeği, materyalist felsefeyi
temelinden çökertmektedir. Bu nedenle materyalist
ideologlar bu gerçeğin dile getirilmesinden çok
rahatsız olurlar. Hatta bu gerçeği düşünmemeye
çalışır ve yandaşlarına da düşünmemeyi tavsiye
ederler. Bunların başında Lenin gelmektedir.
Lenin, bir asır önce yazdığı Materyalizm ve
Ampiryokritisizm isimli kitabında "sakın bu konuyu
düşünmeyin, yoksa materyalizmi kaybedersiniz ve
kendinizi dine kaptırırsınız" anlamına gelen şu
uyarıyı yapmaktadır:
"Duyularımızla algıladığımız nesnel
gerçekliği bir kere yadsıdın mı, kuşkuculuğa
(agnostisizm) ve öznelciliğe (subjektivizme)
kayacağından, fideizme (dini inanca) karşı
kullanacağın tüm silahları yitirirsin; bu da
fideizmin istediği şeydir. Parmağını kaptırdın mı,
önce kolun sonra tüm benliğin gider. Duyuları
nesnel dünyanın bir görüntüsü olarak değil de,
özel bir öğe olarak aldığında, diğer bir deyişle
materyalizmden ödün verdiğinde, benliğini fideizme
kaptırırsın. Sonra duyular hiç kimsenin duyuları
olur, us hiç kimsenin usu, ruh hiç kimsenin ruhu,
istenç hiç kimsenin istenci olur." (V.I. Lenin,
Materialism and Empirio-criticism, Progress
Publishers, Moskova 1970, s. 334-33))
Görüldüğü gibi, materyalistlerin
"maddenin aslı" gerçeği karşısında yapabildikleri
tek şey, bunu düşünmemeye çalışmaktan ibarettir.
Bu, materyalizmin, insanın ancak kendi kendini
kandırmasıyla ayakta duran bir hurafe olduğunun en
açık ilanıdır. |
Bu gerçeğin farkına varmak materyalistler
için olabilecek en dehşet verici olaydır. Bu gerçekle
birlikte, her an Allah ile beraber olduklarını, Allah'ın
kendilerini her yönden sarıp kuşattığını anlamışlardır.
Nitekim Allah, "kendisini tek olarak
yarattığımı Bana bırak" (Müddessir Suresi, 11)
ayetiyle, her insanın Kendi Katında aslında yapayalnız
olduğu gerçeğine dikkat çekmiştir. Bu olağanüstü gerçek
aşağıdaki ayetlerle de haber verilmiştir:
Andolsun, sizi ilk defa
yarattığımız gibi 'teker teker, yapayalnız ve yalın'
Bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda
bıraktınız... (Enam Suresi, 94)
Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na,
'yapayalnız, tek başlarına' geleceklerdir. (Meryem
Suresi, 95) Bu ayetlerde anlatılan
gerçeğin bir manası da şudur: Maddeyi ilah edinenler,
Allah'tan gelmiş ve yine O'na dönmüş ya da dönmeyi
beklemektedirler. Onlar isteseler de, istemeseler de
Allah'a teslim olmuşlardır. Şimdi herkes gibi hesap
gününü beklemektedirler. O gün hepsi, dünyada
işledikleri ve işlenmesine sebep oldukları her suçtan
ötürü tek tek sorguya çekileceklerdir. Her ne kadar
anlamak istemeseler de...
... Sen yücesin, bize
öğrettiğinden
başka bizim hiçbir
bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen,
hüküm ve hikmet
sahibi olansın.
(Bakara Suresi, 32)
KONUNUN ÖNEMİ
Bu bölümde anlattığımız maddenin ardındaki sır
konusunu doğru kavramak son derece önemlidir. Gördüğümüz
tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar,
denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da
var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık,
yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların
asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya
hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri,
bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir
gerçektir ve bugün başta tıp fakülteleri olmak üzere tüm
okullarda öğretilen bilimsel bir konudur. Örneğin şu
anda bu yazıyı okuyan bir insan, bu yazının aslını
göremez, bu yazının aslına dokunamaz. Bu yazının
aslından gelen ışık, insanın gözündeki bazı hücreler
tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür. Bu elektrik
sinyali, beynin arkasındaki görme merkezine giderek, bu
merkezi uyarır. Ve insanın beyninin arkasında bu yazının
görüntüsü oluşur. Yani siz şu anda gözünüzle, gözünüzün
önündeki bir yazıyı okumuyorsunuz. Bu yazı sizin
beyninizin arkasındaki görme merkezinde oluşuyor. Sizin
okuduğunuz yazı, beyninizin arkasındaki "kopya yazı"dır.
Bu yazının aslını ise Allah görür.
Ancak unutulmamalıdır ki, maddenin beynimizde oluşan
bir hayal olması onu "yok" hale getirmez. Bize, insanın
muhatap olduğu maddenin mahiyeti hakkında bilgi verir,
ki bu da maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap
olamadığı gerçeğidir. Kaldı ki dışarıda maddenin
varlığını, bizden başka gören varlıklar da vardır.
Allah'ın melekleri, yazıcı olarak tayin ettiği elçileri
de bu dünyaya şahitlik etmektedirler:
Onun sağında ve solunda oturan iki
yazıcı kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir şey)
söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici
vardır. (Kaf Suresi, 17-18)
Herşeyden önemlisi, en başta Allah herşeyi
görmektedir. Bu dünyayı her türlü detayıyla Allah
yaratmıştır ve Allah her haliyle görmektedir. Kuran
ayetlerinde şöyle haber verilmektedir:
... Allah'tan korkup-sakının ve bilin
ki, Allah yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi,
233)
De ki: "Benimle aranızda şahid olarak
Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle
haberdardır, görendir." (İsra Suresi, 96)
Ayrıca unutmamak gerekir ki, Allah tüm olayları
"Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kayıtlı tutmaktadır. Biz
görmesek de bunların tamamı Levh-i Mahfuz'da vardır.
Herşeyin, Allah'ın Katında, Levh-i Mahfuz olarak
isimlendirilen "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle
bildirilmektedir:
Şüphesiz o, Bizim Katımızda olan Ana
Kitap'tadır; çok Yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
(Zuhruf Suresi, 4)
... Katımızda (bütün bunları)
saklayıp-koruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)
Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey
yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da)
olmasın. (Neml Suresi, 75 ) |